<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506</id><updated>2012-01-30T06:01:35.049+02:00</updated><title type='text'>martı boku!</title><subtitle type='html'>martı boku... kendime... martı boku... yazmak,teşhirciliktir -kendinin ya da başkalarının hayatlarını arsızca ortaya dökmek... martı boku... yazı, müstehcendir... martı boku... okumak, en büyük röntgencilik eylemi... martı boku... kendine dair birşeyler bulacağını mı sanıyorsun?... martı boku... new shits on the blog... martı boku... oh yeah... martı boku...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>46</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-7893542625365170158</id><published>2008-05-05T21:33:00.003+03:00</published><updated>2008-05-05T21:38:19.343+03:00</updated><title type='text'>http://kafayollariharitasi.blogspot.com/</title><content type='html'>Sizi -ailecek- Kafa Yolları Haritası'na bekliyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelmezseniz darılırız! (Yok lan umrumuzda olmaz, sadece eyyam yapıyoruz hahaha.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-7893542625365170158?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://kafayollariharitasi.blogspot.com/' title='http://kafayollariharitasi.blogspot.com/'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/7893542625365170158/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=7893542625365170158' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7893542625365170158'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7893542625365170158'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/05/httpkafayollariharitasiblogspotcom.html' title='http://kafayollariharitasi.blogspot.com/'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-2320367218580337758</id><published>2008-04-29T03:59:00.015+03:00</published><updated>2008-04-30T17:54:16.092+03:00</updated><title type='text'>Elmadağ Nağmeleri - 5</title><content type='html'>TABULA RASA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 4... Az önce bir rüyadan uyandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıdaki yazının blogtaki son yazı olmasını planlamıştım. "Martıboku'ndan dersimi aldım" demiştim. Fakat alınması gereken bir ders daha varmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir rüya gördüm, yine tuhaf bir rüya. Daha önce gördüğüm tuhaf rüyalar gibi sıkı bir şaplak attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ses duydum, görüntüsüz bir ses:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"SANA VERİLMEYECEĞİNİ BİLDİĞİN ŞEYE KARŞI SEN HÜRSÜN, SANA VERİLMESİNİ TAMAH ETTİĞİN ŞEYİN İSE KÖLESİSİN "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ataullah İskenderani'nin bu sözünü yıllar önce okumuştum ve arada da kullanmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak körlüğümden görememişim bir süredir. Aklımdan çıkıp gitmiş -ki akılla bilmek ve gönülle kavramak arasındaki fark da bu sanırım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyamda gözüm açıldı: İnsanın nefsi aklında ya da yüreğinde büyüttüğü şeyi arzular, arzuladıkça daha da büyütür. Bu lafı ilk kez akılla değil gönülle bildim. Rüyamda oldu bu, içime işledi. O küçüldü, yok oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 4... Uyandım, hafiftim. Karanlık tavanı seyrettim: Bomboştu, tek yansıma yoktu. Gülümsedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gece rüyamda, tamah ettiğim bir şeyden kurtuldum: Hürüm...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-2320367218580337758?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/2320367218580337758/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=2320367218580337758' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/2320367218580337758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/2320367218580337758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/04/elmada-nameleri-5_29.html' title='Elmadağ Nağmeleri - 5'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-873881728958449638</id><published>2008-04-28T13:24:00.027+03:00</published><updated>2008-04-28T23:01:23.111+03:00</updated><title type='text'>Elmadağ Nağmeleri - 4</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/SBWo1ZeJ5zI/AAAAAAAAABU/71VMlM8Sw9E/s1600-h/marti+son.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/SBWo1ZeJ5zI/AAAAAAAAABU/71VMlM8Sw9E/s400/marti+son.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5194243380565632818" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞİMDİLİK TÜM MARTI BOKLARINI KURUMAYA BIRAKIYORUM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki resmi, sevgili dostum Vildan, beni Elmadağ'daki evimde ziyaretinin ardından yapmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martıboku'nu martının kıçından içeri sokacak kadar güzel bir resim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Martı"nın ne olduğunu bu kadar çabuk anladığın ve böylesine güzel anlattığın için sana çok teşekkür ederim Vildan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son iki yıldır, "martı" merakımı sorup durdu insanlar, kimi zaman müstehzi bir gülümsemeyle takılarak... Martılardan ve Alexis Karamargas'tan neden bu kadar bahsettiğimi ben de bilmiyordum başta. Sonradan anladım ve aşağıda yer alan alıntıyı yazdım. 18 Ocak 2007 tarihinde, bu blogta tam da şöyle demişim (Bkz. Transandantal Martı Dövme Sanatı) :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İnan hayat çok tuhaf ya! bazen sen de farkına varıyorsun biliyorum. Hani martı dövmekten gelirken, bazen ellerine bulaşmış oluyor ya kendi yüreğinin kanı. İşte en tuhafı da o! Ben soranlara "benim kanım değil" diyorum, "kendimin kanı!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şuna karar verdim hacı: Herkesin kendisiyle o ya da bu şekilde bir derdi var! Lan aslında çok basit bir denklem; insan tuhaf bir varlık derler ya -yukarıda ben de demişim mal gibi- aslında tuhaf filan değiliz. Aksırmamız, tıksırmamız nefes alırken su içmeye kalkmamızdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün birisi, "ben kendimi seviyorum ya sen?" dedi. Ben de "sevmesem niye durmadan döveyim ki!" dedim. İyi demişim değil mi? Kendini gerçekten sevmeyenler dövmeye korkarlar. Hani bir fiske bile atınca parçalanacaklarını sanırlar. Sahte özgüvenden korkarım ben hacı! muhakkak hem kendine, hem çevresindekilere zarar verir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıların çoğunu okumuş olanlar Martıboku'nun nasıl bir arena olduğunu anlayacaklardır ama -sayfanın tepesindeki bantta da yazdığı üzere- bir tür teşhir alanı burası: Kendi içimde yaptığım kavgaların dile gelip görünür olduğu bir mecra. "Yazmak, başkalarına zayıf görünmekten korkmadığım tek yer" demiştim. İşte Martıboku, bana tam da bu lüksü sağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar kendisiyle kavga edenlere "sorunlu" diyorlar genelde. Pek çok insan kendiyle kavganın daha ilk raundunda özellikle yeniliverir. İnsanlar hemen kendilerini haklı çıkarmayı çok seviyorlar: Çünkü içleriyle, tutarsızlıklarıyla, korkularıyla yüzleşecek, onlarla dalaşacak cesaretleri yok! Ben de pek çok kez böyle yapıyorum. Fakat kimi zaman beni bu tuzağa düşürenin nefsim olduğunu fark ediyorum. Savaşmayı deniyorum. Bunu deneyip burada ifşa ettiğim için kendimi üstün görüyor filan değilim; bazı şeylere kader mi demek gerekir bilmiyorum. İçimden böyle yapmak geldi, ben de yaptım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini olduğun gibi kabul et diyenlerden haz etmiyorum. Sanki kendinle barışmak denilen mesele, bencilliğini kabul etmekmiş gibi... Böyle yaparsan korkularını kim yenecek? İçindeki ejderhayla savaşmadan barışı hayal etme! Çok kolaylıkla -hiç farkına varmadan- onun öğünü olursun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saydamlaşmak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye dönüp baktığımda bu yolda tökezleyerek de olsa yürüme çabamı Martıboku'na taşımış olduğumu görüyorum. Doğru yolda mıydım, yoksa zaten doğru yolu insan kendisi mi çizer bilmiyorum. Bu yüzden "hakikat" denilen alanda aksırıp durdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yolun bu kısmında, yüzeye çıkıp biraz nefes almaya ihtiyacım var: Devre arası... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her akıllı varlık gördüklerinden ve okuduklarından, aklı ölçüsünde dersler çıkarır sanırım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve herkesin aldığı derste sadece kendine gözükse de, aslında o ders bize insanlara karşı nasıl daha iyi olabileceğimizi öğretmek için var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Martıboku deneyiminden kendi dersimi çıkardım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizinkini bilemem!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-873881728958449638?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/873881728958449638/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=873881728958449638' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/873881728958449638'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/873881728958449638'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/04/elmada-nameleri-5.html' title='Elmadağ Nağmeleri - 4'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/SBWo1ZeJ5zI/AAAAAAAAABU/71VMlM8Sw9E/s72-c/marti+son.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-2090297199150680162</id><published>2008-04-28T02:28:00.012+03:00</published><updated>2008-04-28T22:03:53.849+03:00</updated><title type='text'>Elmadağ Nağmeleri - 3</title><content type='html'>ŞİMDİ ELMADAĞ'DA,&lt;br /&gt;BİR ZAMANLAR ANTALYA'DA...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evden çıkmadan önce balkondan dışarı bakıyorum. Dışarıda sisli, pis bir hava var. İnsanın içinde bütün perdeleri çekip, tatil uyuşukluğuyla eve gömülme isteği uyandıran türden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aslında tam evde geçirilecek gün!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle mi?” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarı çıkıp biraz dolaşmalıyım: Öyküde bir takım taşları yerine koymuşum ama uymayan bir parça çıkıyor hep. Söküp yeniden yerleştiriyorum. Olmuyor! Yeni bir temel atmam gerekiyor. Yaman kimden dayak yiyecek? Sonra da kimi, neden enseleyecek? Taksim’e gidiş, Danışman’da bir bardak çay, geri dönüş… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahalle öylesine tuhaf bir sessizliğe bürünmüş ki hiç kimse televizyonunu açıp, şu uyduruk evlendirme programlarının tekrarını izlemiyor sanki. Sadece pencereleri sımsıkı örtülü, köhne bir ahşap evden tekno müzik gümbürtüsü geliyor. Belki de yasalardan dolayı kazma vuramadıkları evi yıkmak için yeni bir yöntem deniyorlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babil Sokak’tan yukarıya, ana caddeye doğru yürürken karşımdan yerden bitme, yeni yetme üç kız geliyor. Gülüşerek aşağıya inerken bir yandan da bağıra çağıra konuşuyorlar: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya siktir et onu” diyor bir tanesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden yaa?” diye soruyor yanındaki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Amını siktiğiminin orospusu işte!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir afallamayı en son Bahariye’de yaşamıştım ve orada da hiçbir şey duymamışım gibi yoluma devam etmiştim. (Bkz. Bahariye Bayramı.) Bu sefer bu lafı eden kızın yüzüne bakıyorum. Siyah saçlı, beyaz tenli, ufak bir yüzü var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan zihninin ne kadar garip bağlantılar yaparak çalıştığına dair ayrıntılı bilgim yok. Ancak bazen bir koku duyarsınız, çocukluğunuzdan kalma bir koku... Yıllar boyunca hiç karşılaşmamışsınız ve unutmuşsunuzdur. Sonra ummadığınız bir anda yeniden çalınır burnunuza ve çocukluğunuzdan kalan, hatırlamadığınız birkaç anı, kendilerini gösteriverir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızın yüzü ve sözü, tozlu bohçamı aralıyor. Yüzü Antalya’da tanıdığım bir kıza benziyor, “Orospu” lafı beynimde yankılanıp duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar Antalya’da bir kız tanımıştım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yan apartmandaki komşumuzun üç kızının ortancasıydı. Kızların her biri birinden güzeldi ki mahallenin bütün delikanlılarının peşlerinde olması yetmezmiş gibi, mobiletli birkaç sanayi yiğidi de sokakta tur atıp dururlardı. Onlar ise bu aç kurt sürüsünü izlemenin tadını, kısacık şortlarıyla ikinci kattaki balkonlarında çay içerek sürerlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahallenin gençleri olarak top oynarken bile gözümüzü onlardan alamaz, onları kesip dururduk. Tek derdimiz, kısa etekle çıktıkları balkondan bize işe yaramaz böceklermişiz gibi bakarlarken, bacaklarını külotlarına kadar seyredebilmekti. Gerçekten de işe yaramaz böceklerdik! Bizim böcekliğimiz, onların bacaklarının değerini daha da arttırıyor; ikinci kattaki saat beş çaylarını daha önemli bir seyirlik haline getiriyordu. Balkona her çıkışlarında mahallenin gençleri tarafından dikkatle takip edildiklerini biliyorlar; bunun tadını keyifli ve gürültülü kahkahalar atarak çıkarıyorlardı. Salyası aka aka, tam da bu salyasının akışından dolayı erişemeyeceği kadar değerlendirdiği bir güzelliğe dalan am budalalarıyla kim dalga geçmez ki?    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahallenin çirkin ve bodur kadınlarının dedikodularına göre babalarının eve ilgisizliğinden oluyordu bunlar. Adam "kaygısız"dı  ve kadın ise “yollu”... Açıkçası anaları gerçekten de cahil, hafifmeşrep ve kavgacı bir kadındı: Bir komşuyla tartışırken tam "mahalle karısı" ağzıyla konuşur. Bir süre sonra karşısındakini sindirir ve muzaffer bir edayla, kırıta kırıta içeri girerdi. Ablasının oynaşı olarak bildiğimiz delikanlının, baba evde yokken gelip gittiğine defalarca şahit olmuştuk. Bir ara “sözlü” oldukları söylense de, babanın bu işten haberi olmadığı kesindi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benden iki yaş küçük olan ortanca kız Arzu’da, diğerlerinden de anasından da farklı bir özellik olduğunu düşünürdüm. Üç dört metre yandaki apartmanın dördüncü katındaki evimizden görebildiğim kadarıyla kitap okumayı seviyordu. Orada tamamen kendisiyle iken, mahalleden geçen mobiletli gençlere gülücükler atan ya da aşağıdaki böceklerin kayıtsızca açılan bacaklarını izlediğini bile bile sandalyeye oturup sırıtan kız gibi değildi. Balkonun geniş alınlıklı demirlerin köşesine yerleştirdiği şiltesine uzanır, kimi zaman gülümseyerek kimi zaman da yüzünü asarak -ve hatta bazen birkaç damla yaş döktüğü gözlerini silerek- kitabını okurdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim böcekleşmediğim zamanlardaki halime benziyordu: Kendi içine dönmüş, karşısına çıkan her şeyi öğrenmeye çalışan, daha doğrusu üstüne biçilen kıyafeti sorgusuz kabul etmektense altında ne olduğunu anlamaya çabalayan… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı muhiti paylaşan gençlerin gereksiz konuşmaları dışında birbirimizle gerçek anlamda muhatap olmamız, bir yaz Kur’an kursuna başlamasıyla oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On beş yaşındaydım. Asıl mesleği yorgancılık olan imam, çocuklara sure ezberletme ve Arapça’dan Kur’an okutma görevini, bir yıl önceki kursta Arapça okumayı sökmüş olan bana ve yine yan apartmanda oturan kankama vermişti. Cami içinde kovalamaca oynamaktan yorgun düştüğümüz vakitlerde çocuklara sorumlu oldukları sureleri okutturuyor ve yanlarında getirdikleri listeye imza atıp bir sonraki ödevlerini veriyorduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzu, camiye bir süre devam ettikten sonra bilmediğim bir nedenden dolayı ( anasının marifeti olduğunu tahmin ediyorum) kursu bırakmıştı. Buna rağmen bir gün benden, ona dini bir kitap vermemi istedi. Ona kitabı verdim. Sonra bir kitap daha... Arada bir apartman altında görüşüp konuşmaya başlamıştık. Benden iki yaş küçük olmasına karşın, çok daha olgun davranıyordu. Bire birde daha soğuk ve mesafeliydi. Ancak zamanla. iletişimimiz biraz daha gelişince din dışı konularda da konuşmaya başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun balkonun altından göründüğünden farklı bir yüzüyle karşılaşıyordum: Aynı seviyedeydik. Keyifli,  hoş sohbetine karşın, kimi zaman ufak tefek konularda bile alınganlaşıp hırçınlaşıyordu. Özellikle mesele bir şekilde ailesinden açılmaya görsün!  O rahat ve her şeyle dalga geçen kız gidiyor; yerine bir bardak suda fırtınalar koparan, kırık bir kızcağız geliyordu. Mahalledeki herkesin arkalarından konuştuğunu bildiğini söylüyor, özelikle birkaç kadına verip veriştiriyordu.  Ardından toparlanıyor, yine umursamaz bir kızcağız oluveriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplar dışında herhangi bir şeye olan saygısı ya da sevgisi hemencecik bitiyordu; bir gün sevdiğini öteki gün sevmiyor; bir gün taptığını ertesi gün lanetliyordu. Doğal olarak bacaklarını izlemek için mahalle duvarına oturan delikanlılara ya da apartmanlarının önünde bir aşağı bir yukarı mobiletle  turlayanlara saygı duyması beklenemezdi. O zamanlar kendi güzelliğine tutkun, hani neredeyse kendine aşık, olduğu fikrine sahiptim. Böyle davrandığına göre kendini yıkılmaz, büyülü, görkemli bir kale olarak görüyor olmalıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O özgüven abidesini, çok kısa bir süre için yakından görmüştüm. Balkonda otururken güzelliğiyle büyülenmiş erkeklere sakince gülümsediği zamanlardaki ifadesini bir an bırakmış; kısa bir süreliğine eteğinin altına değil de kabuğunun altına bakmama izin vermişti. Orası, dışarıdan çok farklıydı!  O keyfe keder tavırlarının altındaki büyük kırgınlık hemen karşımda ortaya çıkıyor; Arzu, kitap okurken gülen ve ağlayan kıza dönüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o zaman onunla ilgili önyargım tersine döndü: Her ne kadar aşık görünse de, aslında sevmediği ve kaçmak istediği tek varlığın kendisi olduğunu düşünmeye başladım. Üstüne biçilen donların altında, "kendi hissettiğinin"  ne olduğunu anlamaya çalışsa da çabası yeterli gelmiyordu. İnsanların onu içinde görmek istedikleri elbise o kadar şatafatlı ve görkemliydi ki o bile bunun verdiği güce kapılmıştı. Görünmeye çalıştığı kişiliğe kendisi de inanmaya başlayınca tüm o kendini merak ve çaba boğulup gidiverdi; kırılgan kız daha da içine gömüldü.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona güç veren maskesi, alttaki yüzünü ele geçirmişti. Balkonda okumayı; okurken de gülüp ağlamayı bıraktı. Balkonda bacaklarını daha fazla açmaya ve aşağıdaki böceklerle açıktan dalga geçmeye başladı. Ben ise artık ona bakamıyordum. Aklımdan sadece, "O anası olmasa, bu kızdan birşeyler olurdu" fikri geçiyordu. Onun anasının artık olmamasını diliyordum. Fakat o hep oldu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mahalle baskısı” illa ki insanların başını kapatacak değil ya, kimi zaman insanları daha fazla “açıyor”! Zaten bir kere adın çıktıktan sonra, ağzınla kuş tutsan faydası yoktur. Öyle olmadığını ispat etmeye çabalamak yerine yüzüne yapışan maskeyi benimser, sana bir güç veriyorsa da keyifle kullanırsın. Sana yapıştırılan ya da senin kendine yapıştırmak istediğin bütün kötü sıfatların kaderidir bu. Eğer bu sıfat başkaları tarafından yapıştırılmışsa bir yandan ondan  kaçmak istersin ama  öte yandan da sırf o lafı diyenlere inat olsun diye "öyleymiş gibi" davranmaya başlarsın. Bir süre sonra davranışların, o kırılgan ve değişken kişiliğine sirayet ediverir, "o" olup çıkarsın. Ya da yaptığın bencilliklerin bir günah çıkarması olarak o kötü sıfatı kendi kendine giyersin de, insanlar bu sıfatın kötülüğüyle büyülenip -ışığa koşan pervaneler gibi sana yapıştıkça- daha da keyif aldığını ve daha da bencilleştiğini  fark etmezsin. O sıfatı üstünden atmak istediğinde de çoktan iş işten geçmiştir.  Ama içinde kopan fırtınaları dışarıya göstermez, sadece kendinle kaldığın anlarda hıncını gözyaşı dökerek çıkarırsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arzu, kitap okurken gözyaşı dökerdi bazen. Belki sonra kitap okumaya ve ağlamaya odasında devam etmiştir, kendini daha da gizleyerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar eve gelenler hakkında daha çok konuşmayı sürdürdüler. Bunları işiten baba, anayı dövmeye, daha çok dövmeye başladı. Sonra bir güz vakti mahalleden alelacele taşındılar. Yıllar sonra büyük kızın kocaya kaçtığını, Arzu’nun ve küçük kızın “100 dolarlık profesyoneller" olduklarını duyduğumda nedense hayrete düşmedim. Ah o anası olmasaydı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elmadağ’da yanımdan küfrederek geçen üç kızı işittiğimde bu geliverdi aklıma. Sadece küfrü edenin yüzüne baktım; Arzu’ya benziyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Orospu” diye suçlanan insanlar bir süre sonra gerçekten de “orospu” olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar Antalya’da bir kız tanımıştım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine “orospu” denile denile “orospu” oldu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-2090297199150680162?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/2090297199150680162/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=2090297199150680162' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/2090297199150680162'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/2090297199150680162'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/04/elmada-nameleri-3.html' title='Elmadağ Nağmeleri - 3'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-7565695448405222802</id><published>2008-04-25T02:43:00.013+03:00</published><updated>2008-04-28T13:31:41.438+03:00</updated><title type='text'>Elmadağ Nağmeleri - 2</title><content type='html'>TEKİNSİZ TEPELER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolapdere Caddesi’nin kararsız bir bıçak gibi yardığı iki tepe; birbirlerinin düzensiz, orantısız ve benzersiz binalarını izleyerek karşılıklı uzanıyorlar. Bir tarafta Kurtuluş’un altında kalmış Eskişehir ve Bozkurt mahalleri; öte tarafta ise Elmadağ’ın yer yer dökülen İnönü’sü ve Ergenekon’u…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam ortalarındaki yarıkta boylu boyunca çocuk işçilerin terleriyle ağaran oto tamircileri, onlara bol içyağlı köfte ve salçası az kuru fasulye yapan lokantalar, ürettikleri vitrin modellerini yirmi beş metrekarelik yekpare cam vitrinin ardında teşhir eden atölyeler dizili. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış zamanı kaçak kömürün asgari ücret kokusuyla renksizleşen gündüzler, vakit bahara döndüğünde, tepeleri dolduran binaların güneşin acımasız dürüstlüğüyle daha da çarpıklaştığı bir panayırı ağırlıyor. Geceler ise -yaz kış demeden- patronlukları sokakta sürten uyuz türdeşlerine geçen özgürlük kıskancı bekçi itlerin hâkimiyetinde… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bazen, şehir iyiden iyiye uykuya dalınca bir sessizlik oluveriyor bu tepelerin arasında. Evlerden tek tük sızan yaşam belirtileri ve kavuniçine çalan seyrek sokak lâmbalarının cılız ışıklarıyla, şehirlerarası bir yolculuk sırasında bir saniyeliğine görülen bir yol-üstü Anadolu kasabasının ürkütücü yalnızlığı çöküveriyor. Yorgun ve aceleci otobüs şoförünün gazı köklemesiyle, demir direkten dökülen ışığın tek katlı briket bir evi, evin bahçe duvarını ve duvarın dibindeki römorku, telaşla uykulu gözlerinizden içeri sokuvermesi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocalarının karşı konulmaz teşebbüslerinden kaçamamış dilsiz Kürt kadınlar, ertesi gün çocukları sokağa salıvermenin planlarını yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün gün mahallede top koşturan çocuklar, babalarından akşam dayaklarını yiyip çoktan uyumuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbolcu olma ümidiyle Kara Kıta’dan kopup gelen bedbahtlar, lokantalarda bulaşıkçılık yapmaktan bitap düşen ellerinin hesabını yetenekli ayaklarından soruyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ocakbaşı lokantaların personelleri, ızgara kokan gömleklerini çoktan karılarına yıkatmış, ağrıyan bacaklarındaki kara suları ertesi güne kadar kıyıda tutma derdindeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvenli kıyılardan çoktan uzaklaşmış bacaklarıyla gece mesaicisi travestiler, sadece-ailesine-muhafazakâr müşterilerinin asla dile getirilmeyen sapkınlıklarını kendi günahsız koyunlarına alıp uyumaya hazırlanıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedensiz bir bozkır muhafazasına girişip Anadolu’ya sürüklenme konusunda bin yıl geç kalmış Orta Asyalılar, çevirmenlik yaptıkları turizm ofislerinin patronu olmanın düşünü kuruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam böyle bir anda, Orta Asya'dan daha önce gelmesine rağmen bulunduğu yeri hâlâ anlayamamış birisi balkona çıkıp derin bir nefes aldığında içine mutluluk doluyorsa; hayat, tekinsiz tepelerin keşmekeşinde bile böylesine güzel ve huzurlu olabilecek kadar gür bir kaynak demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün komşu hayatlarını aklımda teker teker mahalleye yerleştirip balkona çıkıyorum…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-7565695448405222802?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/7565695448405222802/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=7565695448405222802' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7565695448405222802'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7565695448405222802'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/04/elmada-nameleri-2.html' title='Elmadağ Nağmeleri - 2'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-3170349573803926761</id><published>2008-04-25T01:16:00.002+03:00</published><updated>2008-04-28T13:31:57.912+03:00</updated><title type='text'>Elmadağ Nağmeleri - 1</title><content type='html'>MUHİT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beyoğlu ilçesinde, Taksim Meydanı’ndan Harbiye’ye kadar uzanan Cumhuriyet Caddesi’nin çevresindeki semtin adı, bir zamanlar burada var olan mezarlık alanlarının civarındaki yeşillikleri kaplayan elma ağaçlarından dolayı verilmiş. O eski yıllarda yörede hiç yüksek yapı olmadığından da , ‘tepe’ diye görülürdü burası. 19. yüzyılın ortalarına dek de bu görünümü pek değişmemişti Elmadağ’ın. Bu tarihlerden sonra Şişli’ye doğru hızla yerleşime açıldı Elmadağ-Osmanbey güzergâhı. Günümüzde Cumhuriyet Caddesi ile batı tarafında kalan Dolapdere Caddesi’ni, Ermeni Hastanesi’nin yanından geçen Elmadağ Caddesi birleştiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elmadağ çevresindeki en önemli tarihi yapıların başında Notre Dame de Sion Kız Lisesi binası ve arkasındaki kilise, İstanbul Radyosu binası, Surp Agop Ermeni Hastanesi gelir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haldun Hürel, İstanbul’un Alfabetik Öyküsü, İkarus Yayınları, İstanbul 2008.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-3170349573803926761?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/3170349573803926761/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=3170349573803926761' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3170349573803926761'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3170349573803926761'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/04/elmada-nameleri-1.html' title='Elmadağ Nağmeleri - 1'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-8999814828033172786</id><published>2008-04-24T23:27:00.011+03:00</published><updated>2008-04-29T17:29:50.808+03:00</updated><title type='text'>Taşlara Karşı Dört Yöntem ve Bir Oluş</title><content type='html'>Ben diyeyim on dört, siz deyin on beş yıl kadar önce, şimdilerde “ayar vermek” denilen eylem “laf / boru sokmak” olarak anılıyordu. Deyimin kökünün, geleneksel kullanımda “taş atmak” fiiline indiği düşünülecek olursa; ilerleyen yıllar boyunca bu savunma yönteminin nasıl inceldiği anlaşılabilir. ‘Atma’dan ‘sokma’ya, oradan da ‘verme’ evrilen bir yol…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Taş atma”nın kökeninde utanç verici bir halt yemiş birisinin cezalandırılması yatar. Bu persona non grata yaptığı bir densizlikten dolayı birilerinin canını fena halde sıkmıştır ve sıkı bir şekilde haşlanmayı hak ediyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak hayat sadece bunun gibi ortaklaşa yapılan dışlama eylemleriyle yürümez: Kimi zaman angutun teki sırf ortamdaki kızlara hava atmak için sataşır, kimi zamansa egosunu bir başkasının üzerinde iktidar kurarak rahatlatmak için çırpınan bir şişik. Bazen de dostlar arasında aradaki bir kırgınlıktan dolayı gerçekleşir bu taş atma işlemi, en can yakıcı olan da budur aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o eski vakitlerde (6 yaşındaki ölümümün reşit olmasına az kalmıştı) bu durumu bertaraf etme üzerine tefekküre dalmıştım. En nihayetinde, yurtta elektriklerin kesik olduğu bir gece, birden bir ışık tepemde “kıpraşmaya” başlamıştı. (Parmağımla şöyle biraz vurunca floresan yerine oturdu!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsan kendisine atılan taşlardan nasıl kaçabilir?” sorusunun yanıtı (ki sadece bu soru değil, hayatta karşımıza çıkan belalara karşı da kullandığımız yöntemler) şu şekilde şematik–tematik hâle gelmişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Çıplak İnsan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum: Çıplak durmaya devam edersin, kendini değiştirmek için çaba harcamazsın. Orana burana gelen taşlar canını acıtır, kanatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç: Ya hiç karşılık vermezsin ve kanın kendi ağzına girdikçe arabeskleşir,  bir ihtimal bundan keyif almaya başlarsın. Ya da sana gelen taşları sana atanlara fırlatmakla cebelleşirsin. İnsanların taş atmaktan en çok keyif aldıkları gruptur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Manevracı İnsan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum: Çıplaksındır ama çok hızlı manevralarla üstüne gelen taşlardan kaçmaya çalışırsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç: Kimseye taş atmazsın sadece kaçarsın. Her an tetikte olman gerekir. Bir süre sonra ezikleştirir. İnsanlar için bir tür sınama alanıdır. Vurmak keyif verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Kısmi Zırhlı İnsan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum: Kafa gibi bazı özel bölgeler zırhla kaplanmıştır. Geri kalan yerler hareket olanağım olsun diye açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç: Açık olan yerlerden yaralanırsın. Karşılık verme olasılığın vardır. İnsanların çoğu aslında böyle takıldıkları için gayet sıradandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4) Komple Zırhlı İnsan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum: Üstüne süper bir zırh giyer dolaşırsın, kimseyi takmazsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç: İsterlerse kaya atsınlar umrunda olmaz. Başkalarına taş atmaya tenezzül etmezler. Vurdumduymazlar bu modeldir. Bir süre sonra duyarlı olmaları gereken hallerde bile öküzleşirler. İnsanlar da onları zamanla siklememeye başlarlar zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5) Saydam İnsan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum: Benliği saydamlaşmış, hiçleşmiştir. Egosunu öyle bir kıvama getirmiştir ki neredeyse yeryüzündeki hayalettir. Yukarıdaki dört yöntemden yola çıkılarak ulaşılması en azından teorik olarak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç: Atılan taşlar içinden geçer gider. Yanıt verme telaşı hiç yoktur. İnsanlar bir süre sonra bulaşmazlar. Ancak gerçekleştirilmesi en uzun süren ve en yorucu olan yöntemdir. Denemeye gönüllü insan sayısı azdır. Diğerleri sadece basit birer yöntem iken, saydamlaşmak taşlardan kaçma yöntemi değil daha büyük bir “oluş” halidir. Çünkü egonla mücadele etmeyi ve çetin muhaberelere girmeyi gerektirir. Karakter olarak büyük ve zorlu bir egosu olanlar “Advanced Level”dan başladıkları için, durmadan “Game Over” uyarısıyla karşılaşıp oyuna “Save” ettikleri yerden devam etmek zorunda kalırlar. Sık sık “Save” etmeniz faydalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meselenin en ilkel yorumu böyle. Eminim ki hangisine dahil olduğunuza bir görüşte karar vermişsinizdir.(Kategorileri geliştirme konusunda katkıda bulunmak isteyen varsa ailecek bekleriz.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ise 28 yıl önce ölmüş olmama rağmen hâlâ uğraşmaya devam ediyorum – Eh çıkmamış canda ümit vardır değil mi!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-8999814828033172786?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/8999814828033172786/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=8999814828033172786' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/8999814828033172786'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/8999814828033172786'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/04/talara-kar-be-yntem.html' title='Taşlara Karşı Dört Yöntem ve Bir Oluş'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-1084841447312808458</id><published>2008-04-18T23:49:00.038+03:00</published><updated>2008-04-29T17:29:56.843+03:00</updated><title type='text'>Kıbrıs'ın Biraz Sağı</title><content type='html'>Lan oğlum,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Kaş’ta olsan; mesela hayâlindeki evin denizle buluştuğu kayalıklarda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygarlığın aydınlığını önüne alsan; sırtın o bilinmez, karanlık Akdeniz'e baksa. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerisin geri yüzerek o zifiri denizde, meselâ Mısır'a kadar gitmek istesen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani o çocukluğunda Lâra Plajı'nın çam ağaçlarından birine sırtını yaslayıp hayal ederdin ya, karşı kıyıdaki Arap çoban kızını... Simsiyah gözleri ve Nil gibi uzayan saçlarıyla o güzel sabi -tam o sırada- cılız, çebiş keçilerine pür dikkat bakmayı ihmal edip denize kaydırırdı gözünü. Akdeniz'in tuzlu suyunun tam ortasında, Kıbrıs'ın biraz sağına düşen bir yerde, bakışlarınız buluşurdu. Asla buluştuğundan emin olamazdın(ız)!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırtına çamın kabukları batardı. Başını kaldırıp yukarıya baktığında o sivri yapraklar gözünü gıdıklardı ve ancak parlak, mavi gökyüzünün altındaki Akdeniz yine tuzlu bir merheme dönüşüp yüzünü örtünce giderdi o kaşıntı. O Arap çoban kızı, ufkun beyazlığının ötesinde, sonsuz bir ihtimal olarak, Akdeniz'de kaybolan bakışlarından vazgeçmezdi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayâl, hakikât değildir lan şerefsiz! İkincisinde başka "irade"ler var: Kendiliğinden senin iradenle ortak hareket eden ya da manipülasyonla kendi iradenin altında ezdiğin ya da ezildiğin... Şu manipülasyon işini oldum olası sevmedin değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahayyül için kendinle çarpışıp dur, her çarpışmadan yeni bir “sen” doğsun ne fayda! Her biri kendi hayâl dünyanın içine sıkışmış, hakikî bir insanla karşılaştıklarında tuzla buz olan rüya karakterleri. Hakikâtın sıkıcılığına gömülmektense hayâlin sınırsız olanakları içinde yüzmeyi tercih eder bazıları. Tahayyülün hakikâtın önünde gitmesidir bu, aynen Borges'in dediği gibi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani sahip oldukları o “analitik bakma beceri”sini, biraz akla vursalar hayatta böyle bir dertleri olmayacak: Ne kariyer, ne iş, ne eş, ne de ev…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar basit çözümler arıyorlar adamım, sen kendine dolanmışsın! Çözülsen ne mi olacak? İki çocuk sahibi, evli barklı bir adam olacaksın…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela “o” evdeki hayat…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaş'ta yaptırmayı arzuladığın taş evden bahsediyorum, az önce kayalıklarında kara denizi izlediğin… Hani verandası da, doğramaları da koyu kahverengi ahşaptan. İki katlı. Üst katta yine ahşaptan, dışarı çıkma bir balkon. Kendi ellerinle, taşları üst üste yığarak ördüğün duvarların arasındaki bahçede zeytin ağaçları. Onların tepesi sıra ince bir kablo germişsin de, çıplak tungsten ampulleri sıra sıra dizmişsin.  Vakit akşam olmuş, eş dost gelmiş uzaklardan. Mangaldaki balığın yağları cozurduyor. Patlıcanlar közlenmiş. Salata kıvamında, zeytinyağını Ayvalık’tan getirtmişsin. Dostların neşeyle kahkahalar atıyorlar, eski günlerden konuşuluyor. O, evin kapısında beliriyor, mutfaktan aldığı – akşam üstü hızlıca yapılmış- mezeleri taşıyor sofraya. Tam o sırada mangalın başında balıkla cebelleşen sana bakıp gülümsüyor. O gülücük işte, o ana dair tüm bu hayâli anlamlı yapıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlum, kendi hayâlin sen farkına varmadan hakikâti beceriyor! Hakikâtteki hiçbir şeye inancın ve güvenin olmadığı için hayâle sarılıyorsun. Eh o da az puşt değil, bulduğu her fırsatta aralayıveriyor hakikât denilen bayat kurmacanın bacaklarını!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzler değişiyor, asla sabit bir surette durmuyor o kadın. Aynen içindeki “şey”in benliğini ele geçirişi gibi, deviniyor: Bir “o” oluyor, bir “bu”… Belki biraz efendi olsan, her şey gerçeğe dönüşecekti.  Korktuğun bu mu? Hayâlinin elinden alınması ve hakikâtin düşlediğinin ötesine geçmesi... Rüyasını görmek, gerçeğine dokunmaktan hoş mu geliyor? Tahayyül ile hakikât arasındaki köprüden her geçişte korkup korunaklı sığınağına dönmen de bu yüzden değil mi? Her rüyadan uyanışta yalnız olduğunu fark etmenin mahsunluğundan kurtulmak istiyorsun ama o köprüden geçtikten sonra sıradan bir dünyaya hapsolmaktan endişe duyuyorsun. Bu hastalığa "anxiety" diyor Ecnebiler. Bırak desinler, cenabet insandan başka ne beklenir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa mutluluk bir andır adamım, sürekli bir durum değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevişme sonrası, kollarındaki insanın şefkatli bir bakışı mutlu ediverir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bahar öğleden sonrası rüzgârla oynaşan  tüllerin, içeride çalan müzikle uyumlu olduğunun farkına varmak mutlu ediverir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harçlık verdiğin yeğeninin gözlerindeki “bakkala koşma heyecanı” mutlu ediverir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir okurken seni sekize katlayan bir sözle karşılaşmanın kıskançlığı mutlu ediverir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Uzun süredir görüşmediğin bir dostunla içerken, biranın köpüğünün dudaklarına yapışması mutlu ediverir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vapur yolculuğu sırasında içine çektiğin sigaranın dumanını simit için bağrışan martılara üflemek mutlu ediverir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak bir günde bir çam ağacının sırtını acıtan gövdesine yaslanıp Akdeniz’in anlamını değiştirmek mutlu ediverir… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harbiden şimdi ne güzel olurdu sırtını Akdeniz’e verip yüzmek? Mısır’a asla ulaşamayacak olsan da…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ıssızlık ancak bu zamanda böyle çekici ve güzel olabilir oğlum! Bütün geçmişini şehir ışıklarına gömüp karanlığa gitme cesareti, şu her şeye “lakayt” evrene verilebilecek en “lakayt” yanıt olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşık olduğun tüm kadınların suretlerini kıyıda bırak; Kaş’taki o evde misafirlere meze taşısınlar. Teker teker çıksınlar o ahşap kapıdan, ellerinde meze tabakları olsun… Sıra Mısır’da keçi otlatan çoban kıza geldiğinde gerçekten de arınabilir ve hakikâti katlanılabilir kılabilirsin belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmayı bırak, düşünmeyi bırak, hayâl etmeyi bırak…Gerisin geri Akdeniz’e doğru yüz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaş’tan, kıyıdan,  o evden uzaklaşsan da;  Kıbrıs’ın biraz sağında boğulmak bile şereftir, bir şerefsiz için!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne gülüyorsun adamım, anlattığım senin hikâyen!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-1084841447312808458?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/1084841447312808458/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=1084841447312808458' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/1084841447312808458'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/1084841447312808458'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/04/imdi-akdenizde-gerisin-geri-yz.html' title='Kıbrıs&apos;ın Biraz Sağı'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-3546714579478386110</id><published>2008-04-17T15:27:00.019+03:00</published><updated>2008-04-29T17:30:16.727+03:00</updated><title type='text'>Ballard'ın İnandıkları ve İnandırdıkları</title><content type='html'>J.G. Ballard, tüm imkansızlıkları kapsayan düş dünyası ve deli bir makine gibi işleyen eksiksiz ama tekinsiz kelimeleriyle etkilemişti beni. Anlatımı  da kelimeleri de, asla ötesine geçemeyeceğiniz kadar soğuktu. Hani çalıp çırpıp kendinizinmiş gibi gösterisini yapamayacağınız bir dili vardı -ve tüm erişilmezliğiyle büyülüydü!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pilotluğa ve uçmaya aşık bu adam, sanayi toplumunun insanlarının, ürünlerinin, binalarının, otobanlarının çürüyüşünü ucuz yollu yergiler yerine, onları hayran hayran izleyip anlatarak karşıladı. Kanımca bu çürüme çağına ait yepyeni bir romantizm geliştirdi. Onu ilk okuduğumda çocukluktan beri sahip olduğum; hurdalıklara, terk edilmiş fabrika binalarına, yosunların işgal ettiği ıssız kumsallara olan hayranlığım meşrulaşmıştı: Artık bu deliliği sakince anlatan bir yazarım vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınırsız Rüyalar Diyarı'nı Ankara'nın karlı gecelerinde okudum. Al Kumsallar, Antalya'nın güneşi altında her an yanımdaydı. Çarpışma, İstanbul'a taşınma zamanlarıma denk geldi. Drowned World'de akademisyen adayıydım. Kokain Geceleri, Kaş'tan Göcek'e kadar sürdü. Süper Kent önümde yükselmeye başladığında yeniden yalnızdım.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ballard'ın 1984'te yazdığı aşağıdaki metnin İngilizcesiyle ilk kez 2000 yılında karşılaştım. İlk görüşte aşık olduğum metnin bir kaç satırını çevirdikten sonra, geri kalanına cesaret edemedim ve öylece bıraktım. Geçenlerde yeniden karşıma çıktı ve anlattıklarına, ifadelerine, tamlamalarına, kelimelerine  bir kez daha aşık oldum. "Bu sefer hatamla, günahımla çevireceğim" dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinali için ( http://sdicht.wordpress.com/what-i-believe/ ) adresini ziyaret edebilirsiniz.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanıyorum – J.G. Ballard&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyayı baştan yaratmak, içimizdeki hakikatin uçkurunu çözmek, geceyi dizginlemek, ölüme galip gelmek, karayollarının aklını başından almak, kuşların gözüne girmek, delilerin güvenlerini kazanmak için tahayyülün gücüne inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi saplantılarıma, trafik kazasının güzelliğine, gizil ormanların dinginliğine,  tenha kumsalların heyecanlarına, otomobil hurdalıklarının zarafetine, katotoparkların gizemine, terkedilmiş harap otellerin şiirselliğine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wake Island’ın, tahayyülümüzün okyanuslarına doğru uzanan, unutulmuş uçak pistlerine inanıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Margaret Thatcher’ın gizemli güzelliğine, burun deliklerinin kıvrımına ve alt dudağındaki parlamaya, yaralanmış Arjantinli askerlerin hüznüne, benzin istasyonu personelinin tekinsiz gülüşlerine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Margaret Thatcher’ı, çoktan unutulmuş bir motelde, veremli bir benzin istasyonu hizmetlisinin nezaretinde, genç bir Arjantinli asker tarafından okşanırken gördüğüm düşe inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün kadınların güzelliğine, hayal güçlerinin ihanetine (öylesine yüreğime yakın ki),  hayal kırıklığına uğramış bedenleri ile tılsımlı süpermarket tezgahlarının krom parmaklıklarının buluşma anına, sapkınlıklarıma gösterdikleri sıcak hoşgörülerine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geleceğin ölümüne, zamanın eriyerek tükenişine, şehirlerarası otobüs hosteslerinin gülücüklerinde ve sezon-dışı hava limanlarındaki hava trafik kontrolörlerinin yorgun gözlerinde  yepyeni bir zamanın peşinden koşmamıza inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük adamların ve kadınların üreme organlarına; Ronald Reagan, Margaret Thatcher ve Prenses Diana’nın pozlarına, bütün dünyayı kameraların önünde selamlarken dudaklarında tomurcuklanıp serpilen tatlı kokulara inanıyorum.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deliliğe, açıklanamaz olanın gerçekliğine, taşların sağduyusuna, çiçeklerin akıl hastalığına, Apollo astronotlarının insan nesli için depoladıkları hastalığa inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şeye inan(m)ıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Max Ernst’e, Delvaux’ya, Dali’ye, Titian’a, Goya’ya, Leonardo’ya, Vermeer’e, Chirico’ya, Magritte’e Redon’a, Duerer’ye, Tanguy’ya, Facteur Cheval’e, Watts Towers’a, Francis Bacon’a ve gezegenin tımarhanelerine kapatılmış görünmeyen sanatçılara inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varoluşun imkansızlığına, dağların mizah yeteneğine, elektromanyetizmanın saçmalığına, geometrinin farsına, aritmetiğin gaddarlığına, mantığın cinayet kastına inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniyetme kadınlara, bacaklarının duruşlarıyla doğurdukları ahlaksızlıklarına, dağınık bedenlerinin saflığına, apışaralarının adi motellerin banyolarında bıraktıkları izlere inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçmaya, kanadın güzelliğine, en azından bir kez uçmuş olan her şeyin güzel olduğuna, küçük bir çocuk tarafından fırlatılan ve devlet adamlarının ve ebelerin bilgeliğini taşıyan taşa inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cerrah neşterinin nezaketine, sinema perdesinin sonsuz geometrisine, süpermarketlerin içine gizlenmiş evrenlere, güneşin yalnızlığına, gezegenlerin lafebeliklerine, insan neslinin basmakalıplığına, evrenin varolmadığına ve atomun bıkkınlığına inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mağaza vitrinlerini süsleyen video kaydedicilerden yayılan ışığa, galerilere dizilmiş otomobillerin radyatör mazgallarında itikat saçan bir basiret olduğuna, havaalanı asfaltına park edilmiş 747’lerin motor kapaklarındaki yağ izlerinin şıklığına inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişin olmadığına, geleceğin öldüğüne, bugünün ise sınırsız ihtimalleri önümüze serdiğine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rimbaud, William Burroughs, Huysmans, Genet, Celine, Swift, Defoe, Carroll, Coleridge ve Kafka’daki "şirazeden çıkma"ya inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piramitlerin, Empire State Building’in, Berlin Fuhrerbunker’in, Wake Island’ın uçak pistlerinin tasarımcılarına inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prenses Diana’nın vücut kokularına inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelecek beş dakikaya inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayaklarımın tarihine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Migren nöbetlerine, öğleden sonraların sıkıcılığına, takvimlerden korkmaya, saatlerin dönekliğine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaygıya, psikoza ve umutsuzluğa inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sapkınlıklara inanıyorum. Ağaçlara, prenseslere, başbakanlara, ıssız benzin istasyonlarına (Taj Mahal’den bile daha güzeller), bulutlara ve kuşlara sırılsıklam aşık olmaya inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyecanların ölümüne, tahayyülün zaferine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tokyo’ya, Benidorm’a, La Grande Motte’a, Wake Island’a, Eniwetok’a, Dealey Plaza’ya inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alkolizme, frengiye, hummaya ve bitkinliğe inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acıya inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çaresizliğe inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün çocuklara inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haritalara, şifrelere, satranca, bulmacalara, havayolu uçuş çizelgelerine, havaalanı tabelalarına inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün mazeretlere inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün nedenlere inanıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün sanrılara inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her türlü öfkeye inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün mitolojilere, anılara, yalanlara, fantezilere, yan çizmelere inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir elin gizemine ve hüznüne, ağaçların şefkatine, ışığın bilgeliğine inanıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-3546714579478386110?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/3546714579478386110/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=3546714579478386110' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3546714579478386110'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3546714579478386110'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/04/ballardn-inandklar.html' title='Ballard&apos;ın İnandıkları ve İnandırdıkları'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-4668973679976541803</id><published>2008-04-13T11:41:00.012+03:00</published><updated>2008-04-29T17:30:23.159+03:00</updated><title type='text'>Fedakar Topalların Nağmeleri</title><content type='html'>“Blues’un bir türü…Sadece sevdalı bir kadın ve bir erkeği anlatır. Bir zamanlar onları anlattım ve 'Aşk bütün kusurları örter' lafını ekledim; 'Aşk, size, istemediğiniz şeyleri yaptıracak kudrettedir.' Aşk bazen gam yükünü yıkar üstünüze… Blues’dan bahsediyorum, şaklabanlıktan değil! Bu bir kadınla erkek arasında olur, dediğim o ki birbirlerine aşık olan kadınla erkek arasında... Ve blues, onlardan birisinin diğerini aldatmasıyla ortaya çıkar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Black Snake Moan filmi başlarken böyle diyor Eddie James “Son” House. Siyah beyaz bir  kayıtta, buruş buruş olmuş acılı görünen ama bilge bakan yüzüne yerli yersiz gülümsemeler yerleştirerek... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mae’nin sevgilisi olan asker Ronnie görev için yola düşer. Ronnie’nin bir arazı vardır: Ateş edemiyordur çünkü gürültülü bir ses duyduğunda kusuyordur. Mae’nin de bir arazı vardır: Ronnie her görev için kasabadan uzaklaştığında, önüne gelenle düzüşmeye başlıyordur. Ronnie’nin ortalıkta olmamasını fırsat bilen orrrospu çocuğu arkadaşı Gill, onun başkalarıyla düzüştüğünü görüp payını ister. Fakat alamayınca kızı döver ve öldü zannederek yola atar. İşte tam da orada, “kardeş” olarak gördüğü eski arkadaşıyla kaçan karısının geride bıraktığı travmayı yaşayan Lazarus kızı bulur ve evine alır. Nemfomanyadan muzdarip kızı zincir ve blues yardımıyla iyileştirmeye çalışan dini bütün, siyah, eski gitarist Lazarus bir yandan da kendi geçmişiyle ve hatalarıyla yüzleşir. O sırada ordudan hastalığından dolayı atılan Ronnie eve dönüp orrrospu çocuğu arkadaşı Gill’in gazıyla Lazarus’un tepesine inmeye çalışır. Oh mis gibi martı boku!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinopsisten tatmin olduysanız bir de Craig Brewer'in yönettiği bu filmi izleyin derim. Hani hikayedeki diğer "ahlaki dersler" vs bir yana, Samuel L. Jackson'ın döktürüşüne şahit olmak için bile izlenmeye değer. Öte yandan Justin Timberlake'i görmeye tahammül edebildiğim yegane "hareketli resim" de bu film oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin o muhteşem bar sahnesinde şöyle bir şarkı söylüyor Lazarus:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Koyuverdi kapının önüne&lt;br /&gt;Karım beni, kış kıyamette.&lt;br /&gt;Neden beni siktir ediyorsun&lt;br /&gt;Bebeğim diye sorduğumda,&lt;br /&gt;Aramıza soğukluk girdi deyiverdi.&lt;br /&gt;O karda kışta sulara gömülüp,&lt;br /&gt;Pis çamurlara bulandım,&lt;br /&gt;En nihayetinde şu müzikle&lt;br /&gt;Coşan izbe bara yollandım.&lt;br /&gt;Barmen hiç siklemedi beni,&lt;br /&gt;Pis pis bakıp, kirli bir bardak verdi. &lt;br /&gt;Söyle bakalım orospu çocuğu dedim&lt;br /&gt;Sen benim kim olduğumu biliyor musun?&lt;br /&gt;Hayır pis zenci diye küfretti bana,&lt;br /&gt;Kim olduğun sikimde bile değil!&lt;br /&gt;O an şu elimi cebime attım, &lt;br /&gt;Gıpgıcır 44’lüğümü çıkardım.&lt;br /&gt;Anasını siktiğiminin göğsüne&lt;br /&gt;Hakkıyla iki el dayadım! &lt;br /&gt;Yeri öpüverdi ibne,&lt;br /&gt;Duyardınız o zamanlar&lt;br /&gt;Yere düşse bile bir iğne.&lt;br /&gt;Ah işte tam da o sırada&lt;br /&gt;Şerefsiz Billy Lions giriverdi içeri!&lt;br /&gt;Pezevenk aşka geldi&lt;br /&gt;Işıkları söndürüverdi.&lt;br /&gt;Bundandır ihtiyar Billy Lions&lt;br /&gt;Namlumdan öylece kaçıverdi!&lt;br /&gt;Fakat ışıklar geri geldiğinde &lt;br /&gt;Billy çoktan inzivaya çekilmişti.&lt;br /&gt;O da dokuz mermiyi&lt;br /&gt;Siktiğiminin göğsüne yiyiverdi!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin ana karakterinin adının Lazarus olması, hikayeyi görünce tesadüf gelmiyor. Lazarus, Romalıların öldürdüğü ama İsa'nın mucize olarak dirilttiği adamın adı. Ölü olduğu halde İsa'nın "Ayağa kalk ve bana gel!" çağrısına yanıt verene ve mezardan çıkarıldığı o mucize bilinmesin diye (muhtemelen yüksek yahudi şurası tarafından) yeniden öldürülen adamın adıdır Lazarus. Dini bütün siyah Hıristiyanlar çok seviyorlar anlaşılan bu karakteri - sakın onlara Tyanealı Apollonius'tan bahsetmeye kalkmayın! Aynen blues'un acı nağmelerini sevdikleri gibi... Belki de acıdan zevk almanın bir yolu bu: Blues'a çok uygun! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal olarak ana iki karakterin ve filmin düğümünün çözüldüğü an, filmin adının geldiği şarkıyı "Black Snake Moan"ı Lazarus'un Mae'ye çaldığı sahne: "Black snake is evil. Black snake is all I see." Buyurun buradan yakın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes her metinden kendi payına düşen dersi alır kaçınılmaz olarak. Ortak bir nokta olur mu bilmiyorum ama film şunu yeniden düşünmemi sağladı: Şu insanlık denilen zorunlu birlikteliğin rezil ve bencil döngüsünden çıkmanın tek yolu; bir başkasının acısını dindirmek için kendi isteklerinden -karşılık beklemeden- fedakarlık yapmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar adiliklerini gizlemeden üstünüzde uygulayabilirler (aynen evinizde gezinmesinden korktuğunuz ve ne yapacağınızı bilmediğiniz bir "Kara Yılan" gibi) ya da kahkaha dolu sohbetler, ihtiraslı anlar, güzel sözler gibi yalanlarla örtebilirler ve kara yılanı çok sonradan fark edersiniz. Bunlardır insanlığa dair güveni ortadan kaldıran. Ki sanırım neredeyse tanıdığım herkes bu yüzden başka insanlara güvenmekte bu kadar zorlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak tüm bu "kara yılan" ihtimallerini bir kenara koymaya cesaretiniz varsa, insanı tüm bu şüphelerden kurtaracak ve yukarıda andığım bencillik döngüsünü kırabilecek tek gerçek tavır fedakarlık yapmaktır. Bir insanın acısını dindirmek için çaba sarf etmekten daha "anlamlı" (bkz.Indifferent yazısı) insani bir eylem de yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında tüm bunları bir dostum (o kendini biliyor) çok önceden söylemiş ve kafamda büyük bir soru işareti yaratmıştı. Üstelik lafla değil, büyük bir derdimi çözmeme yardımcı olarak yapmıştı. "Kimseye eyvallahım olmasın, hiç kimseden hiçbir şey istemeyeyim" düsturunda giderken, sadece sorunumu anlatmamla, ben talep etmeden iyilik yaptı. O, biliyordu: "İnsanlara olan güvenini kaybedersen ve fedakarlık yapmaktan korkarak kaçıp durursan geriye ne kalır ki?" İçinde sadece kendinin ve kendi zevklerinin barınabildiği, korkularına teslim olarak yaşadığın ve yüzeysel, sahte ilişkilerle yalnızlaştırdığın bir hayattan başka ne kalır ki geriye? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, şu anda, o dostum sayesinde kiraladığım bu evde oturuyor ve bu satırları yazıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba yediği onca kazıktan sonra hala cesur bir şekilde fedakarlık yapan insanlar mı aptal, yoksa gerçek aptallar korkup kaçan ve hayatını diğerlerine fazla bulaşmadan yaşamaya çalışanlar mı? İyi, samimi ve çabalayıcı oldukları her seferde kırıklığa uğradıkları halde içlerindeki insani sıcaklığı korumaya çalışanlar mı aptal, yoksa gerçek aptallar bundan dolayı şerefsizleştiklerinde daha fazlasını elde ettikleri sanısına kapılıp karşılarındakinin fedakarlıklarını har vurup harman savuranlar mı?   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanıt, -en azından kendi hayatlarınız için- size bağlı. Fakat insanın, insanlardan kaynaklanan korkularını yenmesi için, yine insanlara ihtiyacı var. Başka insanlarla "anlam" yaratmaya... İyilik, kötülük yapma şansınız varken seçildiğinde güzeldir! İyilik, bir insanı kullanarak onun korkusuna korku katma gücünüz varken; onun korkusunu yok etmek için mücadele ediyorsanız anlamlıdır. Kendiniz topalken bir diğerinin aksamasını gidermek için onu koltuğunun altından kaldırmaya çalışıyorsanız... Keşke ben de arada egoma yenilip hırçınlaşmak yerine o dostum gibi olabilseydim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film bittikten sonra yukarıdaki fedakarlığın kimler tarafından, hangi şartlarda, nasıl yapılabileceğini düşündüm ve karşıma -o an hafızamın izbelerinden kurtulan- Mevlana’nın Mesnevi'de anllattığı bir hikaye çıktı. Filmdeki tüm ilişkiler (ister Lazaruz ile Mae arasındaki olsun, isterse de Mae ile Ronnie arasında) tek bir sorunun yanıtına bağlanıyordu: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir karga ile bir leylek neden yarenlik ederler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[Bir kaç tembel arkadaş (kendilerini bilirler)Black Snake Moan'ın sonuna ithafen merak edip sordular, ben de "Eğitim sistemimiz ne halde Allah aşkına, insanları araştırmaktan uzak tutuyor" hissiyatına rağmen eklemek istedim hikayeyi. Hassas bünyelere duyurulur: Mesnevi tüm dertler için en bir güzel ilaçtır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir ´yabancı´yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri karga, biri leylek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadar farklıdır ki kuşlar ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, türdeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlar beklenenlerin yanında tutunamayanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topal kuşlar birbirlerinin ´arıza´larını bilir ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran..."]&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-4668973679976541803?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/4668973679976541803/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=4668973679976541803' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4668973679976541803'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4668973679976541803'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/04/topalln-nameleri-bluesun-bir-trsadece.html' title='Fedakar Topalların Nağmeleri'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-3745310234316374328</id><published>2008-04-09T12:10:00.030+03:00</published><updated>2008-04-29T17:30:47.818+03:00</updated><title type='text'>Indifferent</title><content type='html'>"The most terrifying fact about the universe is not that it’s hostile but that it is indifferent; but if we can come to terms with this indifference and accept the challanges of life within the boundaries of death, our existence as a species can have genuine meaning and fulfillment."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Evren hakkındaki en korkutucu gerçek, onun düşmandan ziyade 'indifferent' olmasıdır; ancak bu 'indifferent' durumla yüzleşip, ölümün sınırları içinde hayatın meydan okumalarını kabul edersek, bir tür olarak varoluşumuz özgün bir anlama ve icraya sahip olabilir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki satırlar Stanley Kubrick'in Playboy dergisiyle yaptığı bir söyleşiden alınma. Tamamını burada çeviremeyeceğim ama yazının en altına özgün ifadeyi ekleyeceğim. Bu uzun yanıtı doğuran Playboy sorusu (evet aynı Playboy ama konuştuğu şahıs Kubrick) ise şu: "Hayat bu kadar amaçsızsa sizce yaşamaya değer mi?" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kubrick'in yanıtındaki "indifference" ise alengirli olduğu kadar, egoya sahip herhangi bir varlık için aşırı sinir bozucu bir kavram. Türkçe'ye "umursamazlık, ilgisizlik, duygusuzluk, hissizlik, aldırmazlık" olarak çevrilen bu kelimenin sıfat hali ise gerçekten kımıl kımıl ve eğlenceli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garibim Merriam-Webster Sözlüğü, "indifferent" kelimesini şöyle tanımlamaya çalışıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- marked by impartiality : unbiased.&lt;br /&gt;(tarafsız olmak : önyargısız)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 a- that does not matter one way or the other. b- of no importance or value one way or the other&lt;br /&gt;(a- bir halin/yolun/yöntemin ya da bir diğerinin fark etmemesi b-  bir halin/yolun/yöntemin ya da bir diğerinin öneminin ve değerinin olmaması)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 a- marked by no special liking for or dislike of something  b- marked by a lack of interest, enthusiasm, or concern for something : apathetic &lt;br /&gt;(a- birşeye karşı özel bir hoşlanma ya da rahatsızlık içinde olmayan. b- birşey için ilgi, şevk ya da umursama hissi duymayan, lakayt : duygusuz)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4- being neither excessive nor inadequate : moderate &lt;br /&gt;(aşırı ya da az olmayan: ılımlı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 a- being neither good nor bad : mediocre.  b- being neither right nor wrong&lt;br /&gt;(a- iyi ya da kötü olmayan: vasat. b- doğru ya da yanlış olmayan)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6- characterized by lack of active quality : neutral &lt;br /&gt;(aktif bir özelliğinin olmaması : nötr)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 a- not differentiated  b- capable of development in more than one direction; especially : not yet embryologically determined &lt;br /&gt;(a- farklılaşmamış. b- bir tek yönden fazlasına gelişebilme becerisinin olması; özellikle : embriyolojik olarak henüz belirlenmemiş) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kubrick'in sözüne dönecek olursak; yaşamımızın kırılganlığı ve önemsizliği içinde evrenden varoluşumuzu özel bir anlamla donatmasını bekleyemeyiz. Hayatın bize kötü ve  acımasız gelen yanı da budur zaten: O, herkese ve herşeye karşı "indifferent" durmaktadır. (İzninizle, kelimeyi o kadar açıkladıktan sonra kuru bir "lakayt" ile yetinemem.) Canlılığınız ya da mortu çekmişliğiniz, havayı sizin ya da bir başkasının soluması, doktor ya da kaportacı olmanız, Ahmet'le ya da Mehmet'le evlenmeniz, helada kabızlıktan kıvranmanız ya da trafikte sıkışmışken ishal olduğunuzu fark etmeniz; evrenin bir bilinci olmadığına yeteri kadar ikna olmuşsak anlamsız ve önemsiz -kısaca farksızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kubrick'in ikinci cümlesi ise bu derdin yegane dermanını verir: "Madem evrene karşı ne kokar ne bulaşır tavşan boku kıvamındayız, o zaman bu hakikatle gerçekten yüzleşirsek kendi anlamlarımızı kendimiz yaratabiliriz." Ancak bu anlam yaratma ve onu icraya (eyleme) dökme işleminin binlerce yöntemi olabileceği düşünülürse, Playboy muhabirinin, "Peki bu yüzleşme biçimleri ve onların ardından yaratılan anlamlar arasında daha anlamlı olanı var mıdır, yoksa bu da 'indifferent' bir durum mudur?" diye sorması kanımca çok şık bir manevra olurdu. Arada her ne kadar amaç ve ortaya çıkan "ürün" bakımından farklar olsa da,  her anlam yaratma denemesi gayet bireysel bir değere sahiptir. Bu da şu kurtlu aklıma, "Yoksa farklı anlam yaratma yöntemleriyle farksızlıktan kurtulmaya çalışmakta nihayetinde farksızlaşan bir çaba mıdır?" sorusunu getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kategorize etmeye çalışacak olursak böyle bir anlam bulma çabasının iki ayağı vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işi entelektüel / sanatsal bir eser aracılığıyla, bir nesne üzerinden yapmak ve aşk yaşamak / çocuk yapmak / dostluk kurmak aracılığıyla, bir özne üzerinden gerçekleştirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstadın bu iki yoldan, açıkça ilkini belirttiğini iddia edemesek de, hayatına ve yapıtlarına dair elimizdeki olan bilgilerden bu seçeneği ön plana çıkararak konuştuğunu iddia edebiliriz. Entelektüel / sanatsal bir eserle muhatap olarak ya da onu üreterek anlam yaratma deneyimi daha üstün, üzerine daha çok düşünülmesi ve tartışılması gereken yöntem olduğu önyargımız (bu duruma karşı "indifferent" olamamamız), Kubrick'in bu yorumunu nesne üzerinden kurulan anlama çekmemize yol açıyor. Kubrick pekala bunlardan ikincisini kastediyor olamaz mı? Bir sanat eseri yerine çocuk yapmayı daha "anlamsız" gösteren nedir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyden önce bir eser, ölümlülüğümüzü aşma isteği konusunda en kestirme ve güçlü yoldur. Bu durum; film çekmek, DNA'nın şifresini çözmek için laboratuara kapanmak, roman yazmak, sosyolojik bir araştırma yapmak, tiyatro oyununda oynamak şekillerinde tezahür edebilir. Yaratma becerisi olmasa da dönüştürme gücü açısından, sahibi olduğu şirketi bir numara yapmak, ülkeyi yönetmek, Avrupa'nın yarısını fethetmek de ölümü yenme çabasına yönelik bir "eser" ortaya koymak olarak görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaya çıkan eserin "tarihe atılmış bir imza olarak" kalacak olması bir yana, kişisel bağ açısından kendine dönük bir anlam yaratmak ancak ve ancak eseri yaratma süreciyle ilgilidir. O süreç dışında da yaratıcısını ilgilendirmez. Çünkü eser tamamlandığında hem yaratıcısına hem de alıcısına karşı "indifferent" durur: Kısaca, hayatın "indifferent" oluşundan kurtulmak için "indifferent" bir nesne ortaya koyarsınız. Bu icra,  doğasının bu özelliğinden dolayı, kısa süreli ve geçicidir; süreç bitince eser "indifferent" olur. Bundan ötürü bu yöntemle anlam yaratma; sonu gelmeyen bir rahatlama ve boşluğa düşme döngüsünü getirir. Bilimadamı ya da sanatçı, yarattığı anlam kaçınılmaz olarak elinde parçalanmaya başlayınca yeni bir üretme sürecine girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bu ayaklardan ikincisi, bir başka özneyle anlam yaratmak yukarıda anılan ilk hale göre daha süreklidir. Bu sürekliliği sağlayan, karşımızda anlam yaratma ihtiyacı duyan bir başka öznenin bulunmasıdır. Bu bütün hadiseyi çetrefilli bir "ilişki" durumuna getirir. Çünkü anlam yaratma süreci bir eser ortaya koymak gibi dar ve tek yönlü bir çerçevede değil, bir başka "irade"nin eşit şekilde için işine girdiği, sonu -eser yaratımındaki ereksellikle kıyaslanamayacak kadar- belirsiz ve uzun vadeye yayılan bir etkileşim halidir. Bundan dolayıdır ki bir eser yaratma sürecinde esere kişilik vermeye kalkanlara, mesela "aslında yazdığım benimle konuşuyor" diyenlere inanmıyorum! Bu her ne kadar kendini keşfetme süreci olsa da, eser yaratıcısıyla konuşmaz; çünkü o "indifferent"tır!. Ortada yaratıcısıyla konuşan ve iletişime geçen bir parça varsa o da yaratıcının kendinde olan ve henüz adlandıramadığı bir kısmıdır, eser değil. Çünkü anlam yaratma sürecinin ürünü, yaratıcısının canlı ya da ölü, Ahmet ya da Mehmet, kabız ya da ishal olmasını önemsemez. O, aynen evren gibi, kendi başına ayaktadır ve yaratıcısıyla ilişkili olmayan başka öznelerin ona ulaşması durumunda onların anlam yaratma süreçlerine katılır. Fakat her halükarda "indifferent" varlığını korur. (Hazır yeri gelmişken; daha önce çeşitli arkadaşlarımla yaptığım bir tartışma geldi aklıma. Bir sanatçının kişiliği onun eseriyle kuracağımız ilişkiyi belirler mi? Buna benim verdiğim yanıt "Hayır" idi ve hala bunun arkasındayım. Çünkü bilimadamının ya da sanatçının kişiliği, anlam yaratmanın ilk ayağını -yani ürünü- ilgilendirmez. Buunu yapmaya kalktığımız an ister istemez ikinci tür anlam yaratmaya, özneyle etkileşmeye gireriz. Bunun da o eserle alakası yoktur.)  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira eserin iradesizliği ilk ayağın ana teması iken, ikincide öteki-öznenin iradesi vardır. İradelerin "indifferent" oluşları arasında bir geçişkenlik mümkün ise; bu eserin özneleşmesiyle değil, öznenin "indifferent" hale gelmesiyle mümkün olabilir. Sözgelimi Leyla ile Mecnun hikayesinde, Mecnun'un çöllere düşüp Leyla'dan geçmesi ve onu tanımaması; Mecnun'un iki öznenin işin içinde olduğu bir anlam sürecini yukarıda andığım ilk yönteme çevirmiş olması demektir. Leyla'nın "irade"sini düzleştirerek Leyla'yı nesneleştirmiş ve onun anlam yaratma sürecindeki etkileşim becerisini iptal ederek aşkını bir "eser" haline getirmiştir.      &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum, aşk / çocuk / dostlukla, yani bir diğer özneyle birlikte anlam yaratma çabasının en büyük rizikolarından birisidir. Karşımızdakinin iradi desteğini alamadığımız durumda onu nesneleştirip, eylemsiz ve etkisiz bir şekilde (aynen defter arasına konulan gül yaprağı gibi) saklarız. Bu şekilde içinde bulunduğumuz o koskoca anlamsız evrene karşı yaptığımız mücadeleyi asla kaybetmeyeceğimiz, "anlam"ı koruyacağımızı zannederiz. Bundan dolayı ister aşk ister dostluk olsun, her ilişki bir diğer öznenin tanımlanması ve vakumlanarak saklanması tehlikesini barındırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öteki-öznenin anlam yaratma isteği ile uyuşma olduğu durumlarda iki özne birbirlerine karşı "indifferent" değillerdir. Etki ve tepki, bir eseri yaratma sürecinde yaratılabilecek anlama göre hareketli, değişken ve belirsizdir. Bir eser, "sonsuza kadar kalma" iddiasıyla özel bir doyum sağlıyorsa;  bir özneyle anlam yaratmak da iradelerarası uyumluluğun doyumunu, bir başkasıyla bütünleşmenin keyfini yaratır. Bu bütünleşme, gündelik ikincil ilişkilerden ne kadar farklı ve yoğun ise uyumluluk ve anlam yaratma da o kadar kuvvetli olur. Bir anne ile çocuğun ya da iki sevgilinin beraber vakit geçirmekten aldıkları keyif buna örnek olarak verilebilir. Ancak eğer bu iki özneden birisi evrenin kendisi gibi "indifferent" davranıyorsa, böyle bir anlam yaratmaya dair sorunlar baş gösterecek demektir. Yani öteki-öznenin orada olmasıyla olmaması, Ahme ya da Mehmet olması, kabız ya da ishal olması arasında bir fark yokmuş gibi davranıyorsa bu bütünleşme bozulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyden önce burada kastedilen uyumluluk , her konuda anlaşmak ve iyi geçinmek değil;  iki öznenin birbirlerine "bulaşma" isteklerinin olmasıdır. Sözgelimi büyük kavgalar da, her iki taraf da kavga etme isteği duyacak kadar birbirlerine bulaşmışlarsa, aynı uyumluluk içinde değerlendirilebilirler. Fakat taraflardan birisi kavga etmeye yönelmişken, diğeri buna karşı tepki vermiyorsa -yani "indifferent" kalıyorsa- bir başka özneyle anlam yaratma çabası yıkılmış, boşa çıkmış demektir. Taraflardan birisinin  "indifferent" tavrı kronik bir hal alırsa ortak bir anlam yaratma imkansızlaşır ve diğer özneye ya "indifferent" olanı nesneleştirmek, ya kendini de "indifferent" hale getirmek, ya da bu durumu külliyen reddedip "bulaşma"sının (angajman) son hamlesini yaparak o ilişkiden çıkmak dışında fazla seçenek kalmaz. Çünkü artık muhatabı yoktur ve koskoca bir tepkisizlik boşluğuyla karşı karşıyadır.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kubrick söyleşinin en sonunda şöyle diyor: "Karanlığın büyüklüğüne karşın, kendi ışığımızı sağlamalıyız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözü gerçekleştirmek için yukarıdaki iki yöntemin hangisini, ne kadar kullanacağımızı ve bunu nasıl sağlayacağımızı bulmak gerçekten de kelimenin tam anlamıyla bize mi düşüyor? Dışsal gelişmeler? Bilinçdışı tercihlerimiz? Ortak anlam yaratmada bir başkasının iradesi? Şans? Gerçekten de kendi ışığımızı kendimiz sağlayabilir miyiz, yoksa bu konuda sınırlı bir çaba göstermekten başka elimizden birşey gelmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani burada Kubrick'ten yanıtını alamayacağımız tek soru da bu olurdu sanırım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tefekkür ve tevekkül? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-----------&lt;br /&gt;(İlker Canikligil'e bu söyleşiyi Facebook profiline koyduğu için teşekkür ederim)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Playboy: “If life is so purposeless, do you feel it’s worth living?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stanley Kubrick: “Yes for those who manage somehow to cope with our mortality. The very meaninglessness of life forces man to create his own meaning. Children, of course, begin life with an untarnished sense of wonder, a capacity to experience total joy at something as simple as greenness of a leaf, but as they grow older, the awareness of death and decay begins to impinge on their consciousness and subtly erode thier joie de vivre, their idealism - and their assumption of immortality. As a child matures, he sees death and pain everywhere about him and begins to lose faith in ultimate goodness of man. But if he’s reasonably strong - and lucky - he can emerge from this twilight of the soul into a rebirth of life’s elan. He can forge a fresh sense of purpose and affirmation. He may not recapture the pure sense of wonder he was born with, but he can shape something far more enduring and sustaining. The most terrifying fact about the universe is not that it’s hostile but that it is indifferent; but if we can come to terms with this indifference and accept the challanges of life within the boundaries of death - however mutable man may be able to make them - our existence as a species can have genuine meaning and fulfillment. However vast the darkness, we must supply our own light.”&lt;br /&gt;-----------&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-3745310234316374328?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/3745310234316374328/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=3745310234316374328' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3745310234316374328'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3745310234316374328'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/04/indifferent.html' title='Indifferent'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-7074010441914073116</id><published>2008-03-13T17:15:00.010+02:00</published><updated>2008-04-29T17:30:52.346+03:00</updated><title type='text'>28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -6</title><content type='html'>BEN ASLINDA 6 YAŞINDA ÖLDÜM!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman, "Kendimi ve hayatı biliyorum artık" desem, ya içimdeki o yer ya da başıma gelen bir olay güzel bir şaplak atıyor suratıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velet sırıtıp kaçıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kedi kolumu ısırıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de bir süreliğine bilmediğimi kabul ederek ilerliyorum. Sonra bilmediğimi unutuyorum da yine kendimi herşeyi çözmüş bir bok sanmaya başlıyorum. Sonra yine bir şaplak! Kibirlendiğimde beni kendime getiren tokatlar yediğim için şanslıyım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem 'o' hem 'bu'...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ‘o’ bir ‘bu’..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Lan oğlum harbiden kafayı sıyırdın" diye düşünürken, Profesör Semir Zeki'nin bilinç hakkındaki kuramını  öğrendim. Bu Zeki abimiz, bir bütün olarak kurgulanan bilincin aslında yekpare değil, mikro-bilinçlerden oluşan bir toplam olduğunu iddia ediyor. Farklı işleri yapan mikro-bilinçler bir araya gelip süper-bilinci, bütün olarak algılayan bilinci, meydana getiriyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Semirmiş zeki abimizin bulguları bir yana, sizin de hem "öyle" hem "böyle" olduğunuzu bilmek içimi rahatlatıyor. İçinizde yüzlerce küçük "siz" var. Kendinizi, başkalarıyla elele kurduğunuz benliğinizin bir bütün olduğuna inandırmak için ne kadar da çaba sarf ediyorsunuz, yoruluyorsunuz...  Ya da adam bunu kastetmiyor ama ben "nasıl olsa bu yazıyı okuyanlar nörolojiden mörolojiden anlamazlar" diyerek çarpıtıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden herkesin yaşadığı sıradan bir yorgunluğun içinde olduğumu bilmenin mutluluğu içinde- gülümseyerek kendimi anlatmayı sürdürebiliyorum. Bu daha enerjik hissettiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben aslında 6 yaşında öldüm!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Caddeye fırlamıştım annemin elinden kurtulup. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kamyonet fren yaptı. Asfalt öyle bir yaktı ki lastiği, kokusu korkuyla donakalmış o küçük varlığımı esir aldı. O kocaman Desoto yazısına bakakaldım, önündeki küçük delikli örgülere... Sadece ben değil, bütün cadde dondu sanki. Motor kaputunun yüksekliği boyumun iki misli kadardı. Tekerlekler beni altlarına almak yerine, öfkesini kusmuş ve ehlileşmiş aslanlar gibi 1 metre ötemde duruyorlardı. Şoför 1 saniye gecikmiş olsa, yola bakma yerine yanındakine dönüp tek kelime ediyor olsa, o devasa canavarın altında paramparça olacaktım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat olmadı! Ya da o olaydan sonraki yıllarda beni tanımış olanlar hala olmadı zannediyorlar. Ya da -bir ihtimal- aslında o olay oldu ve o vakitten sonra yaşadığım her şey, 1 saniye içinde parçalanan beynimde dönen, geleceğe yönelik bir düş. Ve sizi, hepinizi, dünyadaki tüm olayları, 6 yaşında bir çocuğun ölüp gitmek üzere olan zihni kurguluyor! Hatta o olay bile, daha önce ölmek üzere olan başka bir çocuğun o son saniyesinde kurguladığı bir düşün parçası olabilir.  Ara sıra rüyada gibi hissediyor muyuz kuzum? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, her zor durumda kalışımda şöyle diyorum kendime:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“6 yaşında öldüm, ondan sonra yaşadığım herşey bir temaşaydı, tatlı bir oyundu, ölmeden önce gördüğün bir düştü. Son 28 yılın gereğinden fazla yazılmış uzatmalar ve ne güzel ki onun içinde nefes alıyorsun, hissediyorsun, rüyanın keyfini çıkarıyorsun. Yaşadığın her güzel an, böylesine bir lütuf işte! Son 100 bin yılda gelip geçen 20 milyar insandan birisisin ve 6 yaşında o kamyonetin altında kaldın. Bundan daha güzel ne olabilir ki! Bela ise mesele, bir ‘Bu da geçer ya Hu’ çek ve yoluna devam et!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani kendi varlığımın vehmine ve derdine kapılarak unutsam da bu durumu arada, ne aldığım hazlar ne de çektiğim acılar aslında yoklar. Sadece hala devam eden bir seyirlik içinde, ondan yabancılaşmadan hayatı derinlemesine kavramanın güzelliği var. Hüznü ve neşeyi sonuna kadar içine çekerek “Hala varım” demek var! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben aslında 6 yaşında öldüm ve keşke gerçekten nefsimi öldürme yolunda iyi adımlar atmış olabilseydim diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet o zaman yazmam için bir neden kalmazdı... Bu kötü mü olurdu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size şöyle diyeyim ne anlarsanız anlayın: Konuşmak, yalan atmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar dürüst olduğunuzu iddia ederseniz edin, içinizdekileri kelimelere döktüğünüz an yalan atıyorsunuz demektir. Bundan dolayıdır ki  dürüstlük iddiası, şu hayattaki en büyük üçkağıttır! İşte tam da bu yüzden; bu işi katmerlendirerek söz denilen yalanın üstüne, bir de hakimi olduğu zannettiği ikinci yalanı döşeyen insanlar marazdan zavallı hale gelmiş varlıklardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak ise resmileşmiş, başkalarınca kabul edilmiş yalancılık türüdür. Sorgulamadan inanırsınız. Hoşunuza giden bir yalansa, tekrar tekrar okur, dostlarınıza tavsiye edersiniz. Kim demiş insanlar yalanı sevmiyor diye? Bayılıyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani "yazmak, zayıflığımı ifşadan çekinmediğim tek yer demiştim" ya; işin doğrusu, size burada yalan atmayı seviyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bir gün gündelik hayatımın güzel olabilecek anlarında da konuşmamayı, o anı istemsiz yalanlara boğmadan kendi hatrı için yaşamayı öğrenirim. Belki de o zaman martı dövmeyi bırakırım. İçimde cılız bir ışık, belki hepimiz öğreniriz diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben aslında 6 yaşında öldüm; ancak şükür ki seyirlik henüz bitmedi!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-7074010441914073116?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/7074010441914073116/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=7074010441914073116' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7074010441914073116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7074010441914073116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/03/28-yllk-bir-lnn-itiraflar-6_13.html' title='28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -6'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-2795998271127242366</id><published>2008-03-13T15:56:00.016+02:00</published><updated>2008-04-29T17:30:59.256+03:00</updated><title type='text'>28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -5</title><content type='html'>SÖZÜN ÖZÜ TÖZE ÇIKAR: İÇSELLEŞTİRİLMİŞ BİR İDEOLOJİNİN TÖZE YÖNELİK SÖZEL YANSIMALARINA GÖSTERİLEN TEPKİ&lt;br /&gt;(YA DA EVET ARADA ENTEL GÖRÜNEBİLİRİM AMA AYNI ZAMANDA DA HEM AGRESİF HEM DE LÜMPENİM, NE BOK YİYECEĞİZ ŞİMDİ?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni tanıyorsanız ve tepkilerimi kestiremiyorsanız dert etmeyin. Ben de kestiremiyorum neye, ne tepki vereceğimi. "Seni seviyorum" diyene tokat attığım; "Bok ye!" diyeni, "Canım ne kadar da tatlısın" diye yanıtladığım olmuştur. (Aşırı tepkilerimden 4 numerolu yazıda bahsetmiştim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat dayanamadığım tavır önemsediğim bir insanın , "Ya bu kadar küçük şeyden de kavga mı çıkaracaksın!?" demesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir yanıt aldığımda aşağıdaki prosedürü izliyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Önemli evrak ve demirbaşı ortamdan çıkar.&lt;br /&gt;2) Gusül abdesti al. Su bulamazsan soyunup toprakta yuvarlan.&lt;br /&gt;3) Aklındakileri sakince anlatmayı dene.&lt;br /&gt;4) Bu kesmezse uzun bir mektup yaz, faks çek, SMS ile çemkir.&lt;br /&gt;5) "Alkol var mı beyefendi?" durumundaysan bağırıp çağır. &lt;br /&gt;6) İçindeki herşeyi at, söylenmedik hiçbirşey kalmasın. &lt;br /&gt;7) Son sözü illa ki sen söyle.&lt;br /&gt;8) Bunlardan sonra bir de insanım diye ortalıkta dolaş. (Hayvan herif!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlara rağmen karşımdakini ikna edememişsem "tek kelimeden ya da ufak bir hareketten kavga çıkartılmaz" görüşüne katılmadığımı tekrarlar dururum. Neden mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BBC'nin yalancısıyım; karşılıklı iletişimin %55'i beden hareketleriyle, %38'i ses tonu ve konuşma hızıyla ve ancak %7'si ne söylediğimizle gerçekleşiyormuş. (Bu bulgular; MSN üzerinden ya da telepatiyle yapılan görüşmelerin neden yanlış anlamalara müsait olduğu ortaya çıkarıyor.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan "%7'lik kısımdan nasıl olup da kavga çıkarıyorsun?" diye ısrarla soracak olursanız, şunu söyleyebilirim: İfade ettiğimiz her söz ve bunun için seçilen kelimeler aslında zihnimizin içindeki büyük ideolojinin dışarı pırtlayan parçalarıdır. Dışarıdan nokta gibi görünen, ancak derinlere indikçe genişleyip büyüyen bir sivilce gibi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın sık sık tekrar ettiği temalara, kelimelere dikkat edin. İnsanlar kendileri bile farkına varmadan içlerindeki derdi, o ideolojiyi inşa eden meseleleri, açığa çıkarırlar. Bir tür yalvarış gibi, içinden atıp kurtulmak istercesine... "Herşey çok basit!" Öyle değil mi?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin için yukarıdaki görüşü bir örnekle soymak isterim. A kişisi bir konu hakkında konuştuktan sonra her seferinde size "Anlıyor musun?" diyor. B kişisi de her konşmasının ardına "Anlatabiliyor muyum?" ifadesini ekliyor. Bu durumda -benim nazarımda- A kişisi itin, puştun, götün önde gidenidir! Kendini bir bok sanmaktadır ve her konunun ardından zeka seviyesinin sizinkinden yüksek olduğuna gönderme yaparak  tatmin olmaktadır. Kanımca bu insan müsveddesini dövmek caizdir. Öte yandan, B kişisi ise kendine güveni kaybolmuş, eziiik, tırsaaak (İkinci heceleri konuşmada olduğu gibi yavaşça ve uzatarak okuyun. Böyle vurgu yapmak suretiyle iletişimdeki %93 payı kurtarmaya çalışıyorum. Anlıyor musunuz?) bir garibandır. Kısacası A kişisinden de, B kişisinden de hayır gelmez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neticede, bazen ben de önemli gördüğüm insanlarda "ufak" denilen kelimelere ya da durumlara denk gelince deliriyorum. Damlaya damlaya göl olur hacım! Sen bunların her birine "damladır neden maraz çıkarıyorsun?" diyebilirsin ama ortalık göl olmuş, baraj olmuş, tufan olmuş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"6 yaşında ölmüş insan kavga çıkarır mı, ayıp!" derseniz de, derin bir tefekküre dalma ihtiyacı duymadan: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Vallahi haklısınız, kusuruma bakmayın!" derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vallahi haklısınız, kusuruma bakmayın!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-2795998271127242366?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/2795998271127242366/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=2795998271127242366' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/2795998271127242366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/2795998271127242366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/03/28-yllk-bir-lnn-itiraflar-5.html' title='28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -5'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-7406395740371246887</id><published>2008-03-13T15:52:00.011+02:00</published><updated>2008-04-29T17:31:05.835+03:00</updated><title type='text'>28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -4</title><content type='html'>ŞEREFSİZİN KARMASI VE KARMANIN ŞEREFSİZİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime "Şerefsiz" diyorum, haksız sayılmam. Pek çok "ahlaksız" halt yedim. “Suç"larımı hafifletir mi bilmiyorum ama hemen hemen hepsi cinsel içerikli mevzulardı: Nişanlıdır, evlidir, sevgilisi vardır demedim. Yaptıklarımla utanç ya da gurur duymuyorum. Ancak bu eylemlerden dolayı, bencilliğimle, birilerini yaralamış olmam çok muhtemel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çapkın diyemem kendime, demeye yeltenen olursa da "suratına tükrürüm". Aranızda benimkinden daha fantastik hadiselere karışmış insanlar olduğunu biliyorum, boş yere temiz numarası yapmayın! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "ahlaksız"lıklarıma karşın rüşvet almadım, dedikodu yapmadım, iftira atmadım, duygusal patlama anları dışında kimsenin canını yakmadım. O anlarda da  fiziksel zararın çoğunu kendime verdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez elimde bir kemik kırılmıştı duvara yumruk atmaktan. 20 yaşındaydım. Ya en yakın arkadaşımın suratını dağıtacaktım, ya da duvarı... There is no spoon!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Boksör kırığı” dedi doktor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen bir de duvarın halini gör” diye yanıtladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eğitimli insansın neden böyle bir şey yaptın?” diye azarladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eh hastanıza böyle bir soru sorduğunuza göre aslında siz de kendi hayatınızdan biliyorsunuz; eşeklik bakidir" demek geçti içimden. Fakat elim o kadar acıyordu ki, "Dayı, şu işi hallet de kurtulalım" dedim.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Aklınızda olsun, ortopedistler çok dedikoducu oluyorlar. Bir de becerikli olsalar! Azarcı doktor, yarım alçıya alarak elimin yanlış kaynamasına neden olmuş, bir daha kırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de eski eşimle yaptığımız bir kavga esnasında evin camlarını yumrukla indiririrken kolumu yarmışlığım vardır. Kalın, kanlı bir bifteğe atılan derin bir çizik gibi açılıverdi kolum. Aslında sıradan bir hayvan olduğumu o zaman anladım. Sıradan ve büyülüydü. Yarılmıştı ve kanıyordu. "Ben" denilen kurgunun nerede olduğunu düşündüm? "Kafam yarıldı", "Elim kesildi", "Kalbim ağrıyor", "Bacağım seğriyor", "Parmağım kaşınıyor"... Peki "ben" nerede gizli? İşte o an kanayanın kolum değil, "ben" olduğumu anladım. Etten bir organizmayım, mangala beklerim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vukuat dışında üç beş kapıyı, bir kaç da elektrik düğmesini emekliye ayırdım. Bütün odun ve plastik varlıklardan özür diliyorum, sizi çok kırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet bencilce davrandığım çok oldu. Ancak orospu çocuğu da sayılmam; kimseye bile isteye kötülük yapmadım. En fazla içimden gelen bir zayıflığa ya da öfkeye kapılmışımdır. Birilerinin kötü hissetmesine yol açmışsam özür dilerim. Lakin bu özür, bir daha kimseyi kötü hissettirmeyeceğimin garantisini vermez. Benden uzak durmayı tercih ederseniz haksız bulmam sizi. Bazen ben de kendimden uzak durmaya çalışıyorum. Takdir edersiniz ki pek kolay olmuyor. Bu konuda siz daha şanslısınız da... bir gün sizinle koşullarımızın eşitleneceğini hayal ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bencilliğin en başarılı şekilde gizlenerek semirmesini sürdürdüğü yer, duygusallıktır. Müzmin duygusal, "ben hep başkalarını düşünüyorum ama kimse beni düşünmüyor" diye sızlanır durur ama aslında hep kendine isteyen kendisidir. Başkalarının aşkıyla yanıyor gözükse de, aslında kendi hissettiğinin -kendi kalbinin- önemine ve büyüklüğüne takmıştır. Karşıdakinin de kendi hissettiği gibi hissetmesini ve ona aynı değeri vermesini ister. Çünkü kendini en derinden, olduğu gibi açmıştır: Savunmasızdır, kırılgandır, sevgisinin gerçek değerinin takdir edilmeyeceğinden endişe ede ede sevilme ihtimalini de kaçırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonunda muhakkak haklı çıkar: O “Aşığım ben sana, iltifat et bana” dedikçe, karşısındaki kolay elde ettiği bu sevgiden sıkılır ve daha zor sevgilerin peşinden koşar. Daha önce başka bir yazıda da yazmıştım; zor elde edilen sevgi –istisnasız- her insana daha tatlı geliyor. Ki zaten o duygusal da daha zor sevginin peşinden koştuğu için bu haldedir ya! Kimisi devamlı bu halde dolaşır, kimisi ise hiç iplemez. Nadiren böyle olduğum anlarda benliğimi bir başkasının ellerine bırakmak beni tedirgin eder, kaprisli ve huysuz yapar. Ne var ki kırılmasından korktuğun şey, kırılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Etme bulma dünyası" demiş atalar. Ecbeniler de Hint'ten "karma"yı alıp üstün körü kullanıyorlar işte. Karmayı kısaca şöyle anlatabiliriz: Sen birisine pandik atarsan, bir başkası da gelir seni siker! Ona kim ne yapar, ona daha fazlasını yapana nolur gibi meseleler benim şu az çalışan kafamı aşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İyilik yap, iyilik bul!" diyor karma. Benim bundan anladığım; gidip pandik yemiş birini teselli edersen, sen sikildiğinde daha büyük teselliyle seni yatıştıracak birisi bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harbiden kafam pek basmıyor, ama karma denilen meselenin çok karışık hadiseler silsilesi olduğunu tahmin ediyorum. Bu minvalde, şerefsizin karmasına da ancak "karma şerefsizi" denilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karma'nın nüfusu toynaklı, para birimi oynaklı, milli marşı uyaklıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;You sure you want to be with me&lt;br /&gt;I've nothing to give&lt;br /&gt;Won’t lie and say this lovin's best&lt;br /&gt;Well leave us in emotional pace&lt;br /&gt;Take a walk, taste the rest&lt;br /&gt;No, take a rest.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Walking through the suburbs though not exactly lovers&lt;br /&gt;You’re a couple, 'specially when your body’s doubled&lt;br /&gt;Duplicate, then you wait for the next kuwait&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karmacoma, jamaica'aroma! (Dört kez söyle -her seferinde içten söyle!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birisi bana karmadan bahsedince Antalya'da bir büfede gördüğüm tost menüsü geliveriyor aklıma: Kaşarlı, Sucuklu, Karmakarışık... Sen tostu ısırırsan, tost da seni ısırır! Ama iyi niyetli olup sadece yalarsan, tost da seni yalar. Hatta bu duruma şahit olan büfeci bile seni yalamak isteyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben aslında 6 yaşında öldüm, ama sonrasında bencilliğimden pek çok insan kırdım ve başkalarının bencilleriyle hala kırılabiliyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-7406395740371246887?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/7406395740371246887/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=7406395740371246887' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7406395740371246887'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7406395740371246887'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/03/28-yllk-bir-lnn-itiraflar-4_13.html' title='28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -4'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-8304742718348220832</id><published>2008-03-11T15:58:00.007+02:00</published><updated>2008-04-29T17:33:16.469+03:00</updated><title type='text'>28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -3</title><content type='html'>İSMİYLE MÜSEMMA &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adınız nedir? Ben durmadan anlatıyorum da kimsiniz? Tanıdığımı zannettiklerim misiniz? Yoksa karanlık taraflarınızda binlerce kuşku mu büyütüyorsunuz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmimle müsemma mıyım bilmiyorum ama bir ismim var maalesef. Her şey gibi buna da bir isim bulmuşlar, “diğerleri”nden ayırt edilsin diye. Ancak “herkes” birbirinden “ayırt edildiği” için, ayırt edilmenin pek de anlamı kalmıyor. Sert ünsüzlerden ve kalın ünlülerden oluşan sıradan bir isim, mahallenin imamı böyle uygun görmüş. Soyadımı ise dedemin katil dedesine borçluyum. Demirci çırağıymış, ustasını öldürüp -nedenini bilmiyorum- bulunduğu kasabadan kaçarak yeni bir hayat kurmuş kendine. İsmime ince ünlüleri ben uydurdum. Yanlış anlaşılmasın el malı değil, dedemin adıdır İsmail. Belki de genetiktir bu usta ile olan dert: Ben de ustamı öldürdüm, sonra akademiden kaçtım. Bana göre değildi orası; çünkü kim olduğumdan yeteri kadar emin değildim. Kim olduklarından emin olan arkadaşlarım yükseliyorlar, “Yolları açık olsun” diyorum gülümseyerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmimin anlamı (bir kaç yerde kaynağı belirsiz nitelenmekte beraber) İbranice'de "Yüce dağ", "Yücelerde olan" anlamına geliyormuş. Fakat içindeki "a"ya inceltme işareti eklendiğinde, aniden "inatçı at" oluveriyor. Bir kaç kez kafamda bu ikisini birleştirmeye kalktım ve "yüce dağın tepesindeki inatçı at" gibi bir sonuca ulaştım -ki kendimde böyle bir hayvancağızın sonunu kestirecek cesareti bulamadığım için "İsmimle müsemma mıyım?" sorusunu hızlıca kafamdan atmaya çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken, benden 7 yaş büyük ağabeyimle maç yapardık. Evin salonuna koyduğumuz sandalyelerin altı kale olurdu. İddia her zaman aynıdı: HÇ’yi kim kullanacak? Ben yenildikçe bir daha oynardık. Bir kez olsun kazanmayı başaramadım. Fakat artık içim rahat : HİÇ olmanın en güzel yanlarından birisi de bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşılası bir durum ama o çocukluk vakitlerinde bir miktar hücreye sahiptim. Şimdi de sahibim, sayısını biraz arttırdım. Eksiğini, fazlasını bilemem. Diğer insanlarınkini saymaya kalkmadım hiç. “Aptal insanlardan nefret ediyorum” diyen insanları sevmem bu yüzden. Kendine göre kıstaslar uydurup, tutarsız göstergelerden yola çıkıp birilerine aptal demek, aptallığa daha yakın geliyor. Sanırım, ben şahsen, gayet aptalım. Bundan da emin değilim. Zira göstergeler belirsiz. Ama elde bir takım ipuçları da yok değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela, valide hanım yeni evime yerleşmeme yardıma geldiğinde ağabeyimin sitemini iletti: “Bu çocuk o kadar iyi yerlerde okudu, kafası da çalışıyor. Genel müdür bile olabilecekken neden böyle sürünüyor?” Birader, ne söylesem boş. Belki de adımın ikinci anlamıyla ilgilidir. Ya da aptal olmamla bir bağlantısı olabilir: Kariyerin, paranın, şanın önemli olduğuna inanamadım hiçbir zaman. Onlara harcayacağım vakti ve enerjiyi; hayal etmeye, yazmaya, içmeye, aşık olmaya, sevişmeye ve geyik yapmaya ayırdım. Üzgünüm sizi hayal kırıklığına uğrattım ve bu konuda daha da uğratacağım. Ama bilmenizde fayda var: Asla başbakan olamayacağım! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca aynı hatayı binlerce kez yapabiliyorum bazı durumlarda. Ona salak mı deniyordu yoksa? Ah işte o derece aptalım, bunu bile ayırt edemiyorum bazen. Size az sonra insanlığa güvenmediğimi söyleyeceğim. İnsanların bencil varlıklar olduğunu ve çok nadiren sıcaklık yaydığını. Yazının sonlarına doğru, kaçırmanız imkansız! İşte orada, tam da orada, bu bencillikten bıktığımı ve karşıma kim ya da ne çıkarsa alay etmeme karşın, aslında güvenmek istediğimi söylemeyeceğim. Sanırım bunu söylemekten çekiniyor olacağım. Zira o kadar çok örnek üzerinden insanların attıkları yalanlara ve sahte samimiyetlerine şahit oldum ki! Oysa samimi olanlar da var, sıcak olanlar da... Ama onlar da –kimi zaman benim yüzümden- bir başkasına yalan atıyorlar, büyük yalanlar, köklü yalanlar... Bunu da aşağıda yazmak isteyeceğim ama yazmayacağım. Çünkü ben ne dersem diyeyim, insanlık denilen canavar yalanlarla yürüyor. Aptal mıyım? Siz nasıl uygun görürseniz kabulümdür. Bu aptallık mevzusundan mütevellit, arada gizli sarışın olduğumdan şüphelenmiyor değilim. Evet esmerim ve gizli sarışın olduğuma dair elimde yeterli delil yok, farkındayım. Şüphe, insanın kendine oynadığı en ilginç oyunlardan birisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burnum da esmerdir. Eskiden büyük sorundu benim için: Büyük, şekilsiz ve eğri. Uzunca bir süredir alışmış haldeyim. Üstüne üstlük içinde fazladan et varmış. “18 yaşına varınca ameliyat olsun” demişti çocukken doktor, dün gibi hatırlarım. Ameliyat olmadım. Alet bozulursa diye fazladan yedek parça koymuşlar, bir gün işe yarar neme lazım! O nane yüzünden genizden konuşurum. Kolay nefes alamam, geceleri de horlarım. Çoğunlukla ağızdan nefes aldığım için sık sık solunum yolu enfeksiyonu kapardım. Aynı nedenden dolayı midem çabuk kalkar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dudaklarım mormuş. Bana söylenene kadar mor olduklarını bilmiyordum. Renk körüyümdür aynı zamanda, Bursa’da askeri okul sınavında elendim. Valide ve peder doğduğumda el ve ayak bileklerimin de mosmor olduğunu anlatıp dururlar. İshalmişim doğduğumda ya da başka bir hastalık ne bileyim! Hemşire olan validenin arkadaşları “Ölür bu çocuk, iki güne çıkmaz” demişler. Oysa 6 yıl dayandım. Sözün özü; hastalıklı itin tekiyim, neredeyse 3 yıldır doktor yüzü görmedim. Bu da inatla ilgili sanırım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa kellik durumu "yüce dağ"da olmayı çağrıştırıyor. Püfür püfür. Efil efil. Uzun saçlı gençlik hallerim rüyalarıma girdiğinde oturuyor içime. Onların rüzgarda dalgalanmasını seviyordum, başka bir şey değil! Belki de bu yüzden göbeğim kellikle aynı vakitlerde peyda oldu. Eski fotoğraflarımı görenler “Ne çok değişmişsin” diyorlar, “Ne kadar zayıf ve hoşmuşsun.” Aynaya bakınca parlayan bir kelleyle karşılaşmak tuhaf geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir 28 yıla, buna da alışmayı umut ediyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-8304742718348220832?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/8304742718348220832/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=8304742718348220832' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/8304742718348220832'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/8304742718348220832'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/03/28-yllk-bir-lnn-itiraflar-3_11.html' title='28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -3'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-6690086675348165382</id><published>2008-03-11T02:28:00.006+02:00</published><updated>2008-04-29T17:33:21.541+03:00</updated><title type='text'>28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -2</title><content type='html'>AÇTIĞINIZ MAKİNEDEN ÇIKAN FAZLA PARÇALARI NASIL DEĞERLENDİREBİLİRSİNİZ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada durmadan "kendimleri" anlatıp duruyorum. Megaloman değilim. Öyle olsaydım "ben" dediğim, bir koleksiyon gibi gelmezdi; en “bütün”, en “muhteşem”in O olduğuna inanırdım. Oysa benlik parça parça, yamalı bohça!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Takımı bozamayız abla!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne gülüyorsun adamım, anlattığım senin hikayen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece kendime değil, sana da diyorum. Senin sadece bir kısmını almak isteyenler için takımı bozma. Neysen osun işte, ne olacaksan o olacaksın farkına varmadan. İçindeki kötü ve can sıkıcı özellikler de iyi ve keyif vericilerle beraber akacak mecrasına. Sadece SEN, içindeki tatminsizliklerden ve kavgalardan ve belalardan kurtulmayı arzu ediyorsan gir seyr-i sülûk’a! İnsanlar, sana laf atıp duracaklarına önce kendi defolarına, arazlarına baksınlar. Sadece aşkta incitir oysa -saçma bir şekilde- uymayan parçalar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Romantik tarafını alsam ama kaprisli kısmı kalsa?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sorumluluk alsın, benimle ilgilensin ama beni rahat bıraksın ve kıskançlık yapmasın!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu makineyi parçalayın; parçaları yıkayın, yağlayın; yeniden birleştirin. Oldu mu size farklı bir “benlik”? Pırıl pırıl, cillop gibi... Araya sıkışan kirden, pastan arınmış, rektifiye, bayandan az kullanılmış, ful aksesuar... Oh ne ala hayat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eski benliğinizi getirin peşinata sayalım, yeni benliğinizi içinize sokalım!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak yeni bir benlik vermiyor ne güzel! Sadece halihazırda olanın parçalarını anlamayı ve onların muhtemel ahenkli hallerini hayal etmeye olanak veriyor. Makineyi her söküşünüzde fazladan parça mı çıkıyor? Bir yerlerde terslik var! Öykü yazın, şiir yazın, resim yapın derim. En azından içeriden çıkan parçalar bir işe yarasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü yazarken başkalarını anlatır görüneceksiniz. Resim yaparken başkalarını çiziyormuş gibi olacaksınız.  Oysa makineden fazladan çıktığı hissi uyandıran parçalarla yapıyor olacaksınız bunları. Mesela öykü yazarken başkalarını anlatmaya çalışsam da, biraz "ben"le oynuyorum. Bir başkasının hayatı üzerinden bakıyorum kendime. Oysa burası, blog,  daha özgür bir alan. Sınırsız saçmalama hakkı tanıyor.  İçimde beni durdurabilecek tek kaygı, bu yazıları okuyan ve muhtemelen sayıları otuz – otuz beşi geçmeyen insanların hakkımda ne düşünecekleri. Bu da çabuk geçiyor; buraya beni tanıyan insanların ulaştığını biliyorum. Belki de en çok çekinmem gereken onlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yok be oğlum" diyorum, “iki hiçlik arasında geçen bir ömürde rezil olsan ne olur?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakinleş, rahat ol! Kendi kendine bir deney yapıyorsun diye düşün. Birkaç insan da buna tanıklık ediyor, birkaç tanıdığın senin hayatını teşhir ettiğin kadarıyla röntlüyorlar. Aslında her şeyi anlatmıyorsun ve istesen de anlatamayacaksın. Zaten sen 6 yaşında öldün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, kendimle ilgili bir derdim olduğu için yazıyorum. Sadece buraya değil, herhangi bir yere yazışım, başka bir şeyle alakalı mı bilmiyorum. Derdimin ne olduğunu hissediyorum ama hakkıyla kestiremiyorum. Muhtemelen sizinkinden dha büyük ve fazla bir dert değildir. Gündelik hayatımı sürdürememe izin vermeyecek bir psikozun içinde debelenmiyorum. Çoklu kişilik bozukluğundan ya da şizofreniden muzdarip değilim. Sadece içimdeki benlerle konuşmaya başladım, şimdi ise susmuyorlar. Kendi egomla kavga ediyorum ve bu aleni ve gürültülü oluyor. Derdim önemli mi? Kesinlikle değil! Bu, güneşli bir günde yemyeşil bir ovada yalınayak koşturmakla yaşanması gereken bir hayat. Geri kalan her dert, bütün kaygılar saçma ve gereksiz. Fakat bunu akılla düşünüp, dille söylüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dille söylenenin yürekle teyit edilmesi ancak mücadeleyle olur. Çünkü akılla bilmek yürekle kavrayabilmekten daha zor, O sırıtkan piçi gerçekten severek zilimi çalıp kaçmasını engellemek istiyorum. Deniyorum. Hayattaki her konuda tek başıma beceremiyorum bunu. İnsanlığa da güvenmiyorum. Bir ayrıcalık olamaz mı? Bir istisna? Bir seferlik?  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmak, zayıf görünmeye dair duyduğum korkunun kaybolduğu yegane alan. Koskoca ve kapkaranlık bir kuyu, günah çıkartıcı rahip, her gün gidilen psikiyatrist... Ve aynı zamanda kuyuya atan, günaha iten, delirtmek için uğraşan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat herkes gece başını yastığına koyduğunda kendisiyle olan dertleriyle boğuşmaz mı? Herkes her gece yatağına girdiğinde biraz delirmez mi? Sokak lambalarının tavana yansıyan ışıkları kendi ruhunun dalgalanmalarına benzetmez mi insan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perdelerin o anki durumu belirler oraya nasıl düştüklerini. Çok mu sıkışıktır, çok mu dağınık? Örtülü müdür tamamen? Yoksa her ışığa açık? Sonra yoldan geçen arabaların farları girer devreye. Gece ıssızlaşan bir banliyönün güvenli sokaklarından fazla araba geçmez. Eğer eviniz otoban kenarında ise tavandaki yorucu vals bir türlü dinmek bilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası, tam da burası, benim gece uyumadan önce izlediğim tavanım. Bakıp bakıp içimdeki oynamaları temaşa ediyorum. Onu bir psikiyatra, profesyonel bir ruh okuyucusuna göstermek istemiyorum. O varlığa, bilinçdışı akışa, zilimi çalıp kaçan çocuğa, elimi ısıran kediye ihanet etmek gibi geliyor. Onun güzelliğini ve şirretliğini görmek ve onlarla kabul etmek istiyorum, konunun uzmanı bir doktor tarafından yakalanıp iğdiş edilmesini değil! O piç yüzünden, kim olduğumdan emin olamasam da; onu bir ruh avcısına verip, meraya salınmış bir malağa döndürmelerine izin vermeyeceğim. Bu yüzden buraya yazıyorum, çevreye verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür dilerim. Sizi gidi pis röntçüler! Ben teşhirci olabilirim ama siz neden röntlüyorsunuz? .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madem öyle, bir şey desenize! Ele geçiremediğim kendime, en azından bu kadarını borçluyum değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahi siz napıyorsunuz?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-6690086675348165382?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/6690086675348165382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=6690086675348165382' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/6690086675348165382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/6690086675348165382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/03/28-yllk-bir-lnn-itiraflar-2_11.html' title='28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -2'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-1231917490568825439</id><published>2008-03-10T20:05:00.006+02:00</published><updated>2008-04-29T17:33:27.411+03:00</updated><title type='text'>28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -1</title><content type='html'>KİMİM BİLMİYORUM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben aslında 6 yaşında öldüm. Şu anda kimim bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen bilecek gibi oluyorum, bilmeye çok yaklaştığımı hissediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani şöyle bir adım daha atıversem, o kaygan ve kıvrak benliğimi sanki yakalayıvereceğim de "Evet, ben buyum!" diyebileceğim. Heyhat yakalayamıyorum! Her tutmaya çalıştığımda karşıma dikiliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Senden daha fazlasıyım" diyor bana, "senin bildiğinden ve olduğunu zannettiğinden daha farklıyım!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O vakit tutmaya uğraşmayı bırakıyorum. Salıyorum kendi haline, yeniden yaklaşırken pis pis gülüyor. Zili çalan ama yakalanmayacağını da bildiği için kaçmaya yeltenmeyen sinir bozucu bir velet karşımda sırıtıyor. Gerçek anlamda kızamıyorum da! Çünkü her nesne kendi doğasınca deviniyor. Çok sevdiğin ama durmadan tepene sıçrayıp seni ısıran bir kediye kızamamak gibi: Canını sıksa da, acıtsa da anlık bir öfkeyle, “Siktir lan!” demek dışında laf edemiyorum. Atsan atılmaz, satsan satılmaz; arada şımartılmak istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar nasıl olduğuma dair birşeyler söylüyorlar. Ben de onların nasıl olduklarına dair birşeyler söylüyorum. Birbirimizin nasıl olduğuna dair birşeyler söyleyip duruyoruz. Konuştukça bulandırıyoruz, örtüyoruz birbirimizi. Aslında örtmek için birbirimizin nasıl olduğu hakkında konuşuyoruz. Kendini tanımlamaktan acizken bir başkasına bunu yapmak; ancak ve ancak ele geçiremeyeceğin bir başka benliği, istediğin forma sokmaya çalışmak anlamına gelebilir. Asla sirayet edemeyeceğimiz için yeniden tanımlıyoruz. Bir başkasına onu anlatmak, bir tür kara büyüyle onun ruhunu ele geçirmeye çalışmaktan farksız. Onları allayan pullayan laflar edip zayıf noktalarından sızmaya ve iradelerini elimize almaya çabalıyoruz. Gözümüze nasıl göründüklerini anlatıyoruz; ne kadar harika olduklarını. Bunu da büyük bir samimiyetle yapıyoruz, yalan değil! Gerçekten de öyle olduklarını düşündüğümüz için söylüyoruz güzel sözleri; onların bizi sevmesini istediğimiz için yapıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevdikleri insanlara, nasıl muhteşem olduklarını anlatanlar, kesinlikle, cadılık suçundan dolayı ateşte yakılmalı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bir başka noktadan bakınca da, yeryüzünde halihazırda yaşayan 6 milyar homo sapiens’ten birisiyiz. Böyle olmanın önemsizliğinden kurtulmak adına için için kıvrandığımız düşünülürse; belki de o kadar da kötü bir hareket değildir bu, öyle değil mi? Herkes ölümlü bir varlık oluşun zavallılığını telafi etmeye çalışmıyor mu? Cadılar da, kurbanlar da aynı değiller mi aslında! Özel hissettirmek ve özel hissetmeyi istemek gerçekten kötücül mü, yoksa insan olmanın kaçınılmaz zaafı mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce söylemiş miydim, ben aslında 6 yaşında öldüm.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-1231917490568825439?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/1231917490568825439/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=1231917490568825439' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/1231917490568825439'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/1231917490568825439'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/03/28-yllk-bir-lnn-itiraflar-1_10.html' title='28 Yıllık Bir Ölünün İtirafları -1'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-7976823268841248844</id><published>2008-02-14T16:52:00.007+02:00</published><updated>2008-04-29T17:42:02.124+03:00</updated><title type='text'>VÖSYM gibi...</title><content type='html'>Lan oğlum,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklıma felsefi gibi görünse de aslında gayet tözsel bir mesele takıldı. VÖ'ye göndereyim de, hazırladığı ÖSS soruları arasında yayınlasın istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bahçıvan güzel bir bahçe yeşertmek için bir başkasıyla beraber çalışmak ve mücadele etmek istiyor; zira en bir güzel bahçenin böyle olacağına inanası gelmiş. Bahçıvan ilk koşulunun da bu isteğe yönelik karşılıklı güven olduğunu söylüyor. Tabiri caizse, "Bir bahçıvan bir bahçıvana gel Nahçıvan'da bir bahçe yeşertelim demiş" durumu hani...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama "karşıdaki" insan, bu işte bahçıvan adayının  "yanında" olma durumunu istediğini ifade etmiyor ve hatta "Ya hacı bozma keyfimizi işte! Arada beraber takılalım güzel güzel, iki ot yolarız yol kenarından, sonra da kendi yollarımıza bakarız" diyor. Yani ortaklık kurmak isteyen bahçıvan çoktan kendini kaptırmış ama öteki bahçıvan düşük-yoğunluklu-bir-ortaklığı sürdürmek ister görünüyor ve "ne tam olarak gel ne de tam olarak git" diyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal böyleyken bahçıvan ne yapmalıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A) Hiç zorlamasın. Belki öteki bahçıvanın önceki ortaklıkları kötü bitmiştir ve bir daha ortak olmak istemiyordur. Belki zamanla ortak bir bahçede çalışmak isteyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B) Trip atmasın, kapris yapmasın, efendi olsun! Öteki bahçıvanın istediği işi beraber yapıyor olmakla yetinsin, daha fazlasını istemesin. Zorla güzellik olmaz! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C) Bunlar kader kısmet işidir, en doğrusunu Cenab-ı Hak bilir. Hayatta bilinemeyecek hakikatler, yanıtlanamayacak sorular var. Hak, her kula hak ettiğini, hak ettiği şekilde verir. Ecbeniler buna "karma" diyorlarmış. Bizdeki "etme bulma dünyası" gibi işte. Dur bakalım daha neler göreceğiz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D) Ya vatandaş istemiyorsa ne kasıyorsun lan? Hıştt arıza mısın oğlum? Git kendi bahçenle ilgilen! Sana ne öteki bahçıvanın ne isteyip istemediği? Alırım façanı! Alooo!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E) Her ortaklık zaten batacaktır, başlamamak en iyisidir. Kop da kurtul hacı; bir dakka durma orada! Devir kötü, kolla götü de rahvan gidişe gelmeyesin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru yanıtı bilenler arasında yapılacak çekilişle, 1 kişi Martı Boku! kazanacak. Hatta 1 aylığına burada yazar bile yaparım valla. Karşılıklı yazışır dururuz hacı!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-7976823268841248844?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/7976823268841248844/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=7976823268841248844' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7976823268841248844'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7976823268841248844'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/02/vsym-gibi.html' title='VÖSYM gibi...'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-4335270375410682496</id><published>2008-02-14T16:48:00.005+02:00</published><updated>2008-04-29T17:41:57.893+03:00</updated><title type='text'>Yaman Sert'i Kovmak!</title><content type='html'>Lan hacı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siteyi Yaman'dan geri almak ne kadar da zor oldu! Kene gibi yapışmış adam hesabıma... Neyse ki şifrekırıcı bir arkadaş sayesinde hallettim meseleyi. Tüm şifreler darmadağın oldu ama, olsun değer buna!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cümle aleme ibret olsun diye, aşağıdaki yalan ve çarpıtma dolu yazıyı silmeyeceğim. Teker teker yanıt da vermeyeceğim. Fakat "bir insan bu kadar mı olur?" demekten kendimi alamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden merhaba kendim!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-4335270375410682496?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/4335270375410682496/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=4335270375410682496' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4335270375410682496'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4335270375410682496'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/02/yaman-serti-kovmak.html' title='Yaman Sert&apos;i Kovmak!'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-4268896286614595193</id><published>2008-01-22T00:21:00.003+02:00</published><updated>2008-04-29T17:41:52.249+03:00</updated><title type='text'>Bu gayriresmi bir tekziptir</title><content type='html'>Ben Yaman Sert.&lt;br /&gt;Herşeyden önce kendimi tanıtarak başlamak istedim. Öyle ki bu satırları okuyacak olan sizler, benimle bu blogu yazan hergeleyi karıştırmayın. Kendisini tanımasına yıllardır tanırım. Fakat ne yalan söyleyeyim bu kadar adileşeceğini tahmin etmezdim.&lt;br /&gt;Sanal dünyayla aram pek iyi değildir. Ancak geçen gün Google'da adımı aratmaya kalkınca (onu da bu hergeleden öğrendim) blogla karşılaştım ve gözlerime inanamadım. Bugün beni rakı balık sofrasına çağırınca bu durumu fırsat bildim. O sızdıktan sonra bloga bir daha bakayım dedim. Şansıma şifresi yazılı duruyordu.&lt;br /&gt;Herşeyden önce benim yazdığım bir şiiri izin almadan yazılarından birine koymuş. Bununla da kalmamış, hakkımda "şerefsiz" türünden mesnetsiz ifadeler kullanmış. Öte yandan sebebini tam bilmiyorum ama benimle tanışmak isteyen birileri yüzünden beni öldürmek istiyormuş filan.  "Köteklik derecesinde şerefsiz" ifadesi en acı hakarettir benim için. Yazdığım şiirlerde bir nükte olarak kullandığım bir sıfatın bu şekilde dönmesini istemezdim.&lt;br /&gt;İş bununla kalsa yine iyi. Son eklemelerinden birinde, güya 20 yaşında yazdığı bir öyküde adım geçiyor; üstelik bir hayalmişim, öykü karakteriymişim gibi! Oysa onunla üniversitede tanıştığımda benden 3 yaş küçük (hala da öyle), taşradan gelmiş, kırılgan, safoğlan veledin tekiydi. Sanırım bana çok özendi ve kendisini benimle çok özdeşleştirdi. Arzu eden olursa bu hikayeyi de bilahare anlatırım. Sanırım bana olan garezi, sayesinde tanıştığım yayınevi sahibiyle daha iyi anlaşmam ve yayınevinden çıkan "Kıllanma Kılavuzu" isimli kitabımda kendisine "yeteneksiz yazar" dememden kaynaklanıyor. Gelin görün ki kadınlar hakkında yazdığı kitap ipe sapa gelmez saptamalarla dolu bir çöplük! Öykü kitabındakiler ise; karakterlerin gayet sığ ve inandırıcılıktan yoksun olduğu bir takım abuk sabuk olaylar silsilelerinden ibaret, hissiz öykülerden başka bir şey değil. Bunları yüzüne de söyledim ama o benim arkamdan iş çevirmeyi kafasına koymuş bir kere. &lt;br /&gt;Netice itibariyle, yukarıda da belirttiğim üzere şifresi yazılı olduğu için bu gayriresmi tekzibi yazabiliyorum. Onca yıllık tanışıklığımızın hatrına dava açmayacağım ama buraya erişim şifresini değiştireceğim. Bu sayede yazılarını okuyan üç beş arkadaşına da (ki gerçekten de "Blogumu okudun mu?" diye zorladığı üç beş bedbahttan başkası da okumuyordur bu salak yazıları) rezil olsun da anyayı konyayı anlasın ve gerçek insanları kendi çarpık zihninin bir ürünü gibi göstermeyi bıraksın. Aklı başına gelene kadar buraya yazı ekleyemeyeceğini garanti ediyorum.&lt;br /&gt;Sözün özü, ben gerçeğim, hayal ürünü bir karakter değil! Bunu h.i.ç mahlaslı kişinin yazdıklarını okuyan insanlara duyurmak isterim.&lt;br /&gt;Saygılar,&lt;br /&gt;Yaman Sert&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-4268896286614595193?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/4268896286614595193/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=4268896286614595193' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4268896286614595193'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4268896286614595193'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/01/bu-gayriresmi-bir-tezkiptir_22.html' title='Bu gayriresmi bir tekziptir'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-4629761021852931229</id><published>2008-01-18T22:48:00.004+02:00</published><updated>2008-04-29T17:33:34.353+03:00</updated><title type='text'>Yanan Geminin Malları 1</title><content type='html'>Arada bilgisayardaki eski dosyaları karıştırmak gerçekten de faydalı oluyormuş. Az önce, uzun zamandır bakmadığım –neredeyse varlıklarını unuttuğum- iki öykü buldum. 20 yaşındaymışım Kırmızı Lahana Rakısı’nı yazdığımda. Gecenin Kör Gözü ise, ondan 2 yıl sonra delirdiğim bir geceden iki üç hafta sonra cesaret bulup kalemi elime aldığımda çıkan ilk yazıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mart 1996’nın bir gece vakti, bedenim aklımın kontrolünden çıkıvermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara 100.Yıl Sitesi’ndeki 184 nolu beş katlı apartmandan elli metre ileride bulunan, etrafı çalı çırpıyla çevrili dörtyüz metrekarelik boş alanda bir ateş yakmıştım. Bit pazarından alıp bir kez bile olsun yıkamadan üstüme geçiriverdiğim fitilli kadife ceketin yakalarını kaldırıp içine gömülmüştüm. Bir adım önümde ara ara harlanan ateşin hararetine karşın üşüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigaranın ucu ateşte, aynen o büyük dalgaların müsebbibi olan kağıtlar gibi, çabucak kızarıverdi. Aceleyle birkaç nefes çektim: Gençliğimin düşleri, kabusları, gözyaşları, kahkahaları nihayet bir işe yaramış tek dal sigaramı yakmışlardı ya; muhtemelen başka da bir işe yaramazlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa o kağıt tomarını oraya kadar taşımak, en az onları derleyip toparlamak kadar güç olmuştu. Bir kucak dolusu şiir, öykü ve deneme… Yazmak, insanı zayıflatmaktan başka bir işe yaramıyordu. Yazmak, gerçekten tehlikeliydi! İnsanın kendi yarattığı bir suretler dünyasına dalıp, arada sırada başını ve yüreğini gerçek dünyaya çıkarınca acı çekmemesi imkansızdı. Çünkü hayalperest, gerçek dünya denilen viranenin kuralları yerine, kendi yarattığı dünya dışında geçmeyen bir akçeyle alışveriş yapmayı dener. Sonuç her zaman hüsrandır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi cezalandırıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ateşin başında kendimi cezalandırıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında çoktan benden çıkmış olan şiir ve öyküleri yakarak yapıyordum bunu. Cesaretim bu kadardı, kendimi yakamamıştım.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Salaksın lan sen!” demiştim kendime ateşin başında, “Aptalın önde gidenisin! Aşık olduğun kadın en yakın arkadaşınla düzüştü. Olacağı da buydu, başka ne bekliyordun ki! Neden sen de sikip atmak için yaklaşamıyorsun? Aptal aşıkları istemiyor insanlar, bunu hala anlayamadın mı!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım, insanların zor elde edecekleri sevgi peşinde koşmalarının marjinal faydayla ve ölüm korkusunu özel bir durumu başararak yenme isteğiyle alakalı olduğuna o zaman karar vermiştim. Kolay elde edilen, zaten hazırda olan sevgi; insana acizliğini unutturacak kadar özel hissettirmiyordu. Çünkü, ben de bunu yapıyordum. Çok özel ve nadir bir denge durumu (tahterevallinin uçlarına değil de beraberce ortasına oturulduğu durumlar) dışında, kim ne derse desin, bunun aksini ispatlayan bir örnekle karşılaşmadım. İnsan evladı ne kadar yaşamda daha fazlasını ele geçirme hırsına sahip olması açısından akıllıysa, bir o kadar da hayatını bu mücadelede kaybetmesinden dolayı hödüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadınla yıllar sonra Beşiktaş’ta karşılaştım. Numarasını verdi, yazmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aklında tutabilecek misin?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tutarım” dedim yüzüne bakıp.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklımda tut(a)madım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı Lahana Rakısı, o yangının öncesinden kalan –bildiğim- yegane öyküdür; ötekisi ise bir kırgınlıkla gelen aydınlanmanın küllerinden doğan ilk öykü. Şimdi her ikisi de, aşağıda, kayıtsızlıkla duruyorlar, yangını gülümseyerek hatırlamak ve tatlı bir çocukluk anısı olarak kabul etmek ise bana düşüyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-4629761021852931229?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/4629761021852931229/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=4629761021852931229' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4629761021852931229'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4629761021852931229'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/01/yanan-geminin-mallar-1.html' title='Yanan Geminin Malları 1'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-4382311887143065122</id><published>2008-01-18T22:45:00.002+02:00</published><updated>2008-04-29T17:33:40.232+03:00</updated><title type='text'>Yanan Geminin Malları 2</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kırmızı Lahana Rakısı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarı sokak ışıklarının su birikintileriyle oynaştığı caddede ilerliyordum. Tabelada Mavi Göl Caddesi yazması içimi biraz da olsa rahatlatmıştı. Yolu tarif eden adamın söyledikleri göz önüne alınırsa doğru yoldaydım. Alaca Gece Kulübüne yaklaşmış olmalıydım. Geçmişin izlerini sürüyordum. O zamanların rüyaları ve yeni bir şehirdeki eski sevgili... Titremeye başlamama neden olan şey ıslak, üşümüş ve yorgun olmamın yanı sıra yılların üzerime dökmüş oldukları asfalt bıkkınlıktı. Ağırlığı ve kurtulunamaz oluşunun yanında her gün üzerinden uzaklara giden binlerce aracın verdiği sancıyla daha da batan bu yol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda parlak ve ihtişamlı dünyasıyla kulüp dikildi sağ yanıma. Rütbeleri sökülmüş bir generali andıran kapıcı, beni şöyle bir süzdü. Tebessüm etmeye çalıştım, pek gerçekmiş gibi olmadı. Ben de tebessümümü geri aldım. Kapıyı büyük bir külfetmişcesine açtı. Çok mu sefil görünüyordum acaba? İçeri girip holü boydan boya geçen bordo halının üzerinde ilerledim. Holün sonundaki boy aynasıyla göz göze gelmekten kaçınarak sola döndüm ve merdivenlerden inmeye başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gürültü ve sigara dumanı... Vestiyer zorla paltomu aldı ve elime, bana hiçbir anlam ifade etmeyen bir fiş tutuşturdu: 42. İlkokula kaydıma hatırladım: Babam elimden tutarak, adının sonradan okul olduğunu öğrendiğim karanlık ve izbe bir binaya götürmüştü beni. Orada da bir numara yapıştırmışlardı bana ve ondan sonra hep o numarayla çağrılmıştım. Herşey devamlı numaralandırılıyordu, şimdi sahip olduğum tüm numaraların yanında, geçici olarak 42’ydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yarmanın “içeri buyrun” demesiyle tüm çağrışımlardan çıkıp içeriye girdim. Sağlı sollu masalarda insanlar kül tablalarına işkence yapıyorlar, açıkça söyleyemedikleri ve asla söyleyemecekleri cinsel sapkınlıklarını kadeh ve bardaklar üzerinde tatmin ediyorlardı. Sağdan ikinci masadaki bir küllük bu işkencelere daha fazla dayanamayıp kendini yere attı ve binlerce parçaya ayrıldı. Üzüldüm ama yapacak bir şey yoktu. İnsanlar bunun için para veriyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Usulca yaklaşan pembe yelekli yer göstericiyi farkettim. Kemerli bir burnu ve sinsice parlayan bir çift gözü vardı. İyice sokuldu, kulağıma doğru eğilerek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kara büyülü ülkenin başkenti neresidir?” diye sordu.&lt;br /&gt;“Sessiz vadi” dedim kısa bir duraklamadan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başını “tamam” anlamında salladı ve bana masamı göstermek üzere yola koyuldu. Benim için kolay bir soruydu ve bu cevapla en öndeki masalardan birini haketmiştim doğrusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önden ikinci masada durdu:&lt;br /&gt;“Şöyle buyurun”&lt;br /&gt;“Böyle bir cevabın hakkı bu mu yani!?”&lt;br /&gt;“Üzgümün ama puanlama konusunda sıkı kurallarımız vardır”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niçin itiraz ediyordum ki! Bu masa da pek fena sayılmazdı. Garson geldi; bir kadeh eflatun ısmarladım, ardından sıcak sonbahar kahverengisi ve çivit mavisi... Aslında kırkını aşmış birisi sıcak ve cırtlak renkler konusunda dikkatli olmalıydı ama kendimi, tüm bunların ardından, civciv sarısı ısmarlamaktan alıkoyamadım. Daha sonra ise, sahnedeki üçüncü sınıf şarkıcının gırtlağını parçalarcasına debelenişi beni bir gökkuşağı kokteyli almaya zorladı. Ardından sahnede bir adam belirdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi karşınızda Arabesk-caz’ın billur sesi Gül Okay!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu adı duymayalı o kadar çok zaman olmuştu ki! Beş yıllık bir ilişkinin Rüzgar Koyu’nda bitmesinden bu yana geçen yıllar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahneye çıktı. Üzerinde adına yakışan kırmızı, yarım yırtmaçlı bir elbise vardı. Açık omuzlarına dökülen kumral saçlarının arasındaki yüzü ay gibi parlıyordu. Hiç yaşlanmamıştı sanki. Aksine gençleşmiş görünüyordu. Oysa ben kırlaşmaya çok önceleri başlamış saçlarım ve yüzümdeki vadileri saklayamıyordum. İspanya’dan kalkıp, Güney Amerika’ya Azteklerin altın şehirlerini yağmalamaya giden uygar korsanlara benziyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak “Samanlıktan doğaçlamalar”ı söyledi. Sonra “Sabah ezanına kadar seviş benimle” ve “Adana’da sonbahar”...Bir zamanlar bizim şarkımız olan “Bu türküm senin için bebeğim”i söylemeye başladığında ise neredeyse heyecandan ölecektim. Aklım o kadar eskilere gitti ki sonraki şarkılarını dinleyemedim. O seyirciyi selamlayıp gözden kaybolurken, ben de masamdaki kırıntıları bitirdim. Beni görmemişti. Hızla hesabı ödeyip, yılların eskitemediği tek şey olan (tabii ayıkken) çevikliğimle masadan fırladım. Biraz başım döndü ama kulis kapısına kadar rahatlıkla ilerledim. Tam kapıyı açacaktım ki iri kıyım bir herif beni engelledi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne aramıştınız?!”&lt;br /&gt;Ne kadar çok iri yarı herif vardı burada allahaşkına!&lt;br /&gt;“Gül ile görüşecektim...”&lt;br /&gt;“Ne yapacaksınız Gül hanımı!?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yapabilirdim Gül hanımı! Yirmi sene önce beraber olmuş, birlikte yaşamıştık. Bir arkadaşımın araştırması sonucu Gül Okay’ın burada sahne aldığını öğrenmiş ve yıllar önce cesaret edemediğim şeyi şimdi yapmaya çalışıyordum. Gül hanımı ne yapabilirdim ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üvey abisiyim” dedim bana anlattığı bir anıdan yola çıkarak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kontrole gerek duymadan önümden çekildi, kapıyı açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağa sola koşuşturan bir kaç insanın aralarından geçtim. Beni umursamıyorlardı bile. İçlerinden birini durdurup Gül’ün odasını sordum. “İleride soldan ikinci kapı” idi. İlerlerken kalp atışlarım hızlanmış, titremeye başlamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapının önünde durdum, derin bir nefes aldım ve kapıyı tıklattım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Girin” diyen ince ve nazik tını kulak zarımı titretiyordu. Hafif bir gıcırtı... O karşımdaydı; arkası dönük ve aynayla irtibat halinde:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Size nasıl yardımcı olabilirim?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Beni tanımamış mıydı?! Alabildiğince ölgün: “Gül!” diyebildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sizinle daha önce tanışmış mıydık? Ne istiyorsunuz!”&lt;br /&gt;“...”&lt;br /&gt;“Ejjderr!”&lt;br /&gt;“Sus! Yoksa seni vurmak zorunda kalacağım!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;38’lik Smith-Wesson’umu çoktan üzerine doğrultmuştum. Zar zor toparlandım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şüphesiz ona çok benziyorsun. Ancak bu benzerlik...bu...ya isim!...”&lt;br /&gt;“Anneme çok benzerim. Sahnede ise onun adını kullanıyorum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesindeki korku ve merak  odadaki elektriklenmeyi kamçıladı. Ben ne yapıyordum allahaşkına! Silahı ona doğrultmaktan büyük bir utanç duydum. Ellerim terlemeye başlamıştı. İçimde ılık bir titreme hissettim. Başım dalgalanıyordu, hastalanmadan önce hep böyle olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Düşman değilim. Eğer bağırmayacağına söz verirsen, tabancamı yerine koyacağım. Tamam!”&lt;br /&gt;“Tamam, ama kimsiniz ve ne istiyorsunuz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabancamı yerine koyarken çatılmış yüzüyle karşılaştım. Soru işaretine dönüşmüş kaşları, altlarında bilinmeyen bir evrene açılan gözlerini daha da hiddetlendiriyor ve neredeyse onları tabancamdan daha öldürücü bir silah haline getiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki annen nerede?”&lt;br /&gt;“Şehir mezarlığında! O, iki yıl önce öldü!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden bir alev yumağı boğazıma dolandı. Dünya küçük parçalara ayrılmış, ayağımın altından kayıyor, bana da üzerinde duracak yer bırakmıyordu. Aşağıya doğru düşüyordum. Herşey gözlerimin önünden kayarken, ılık bir akımın başımdan aşağıya doğru döküldüğünü ve ilerlerken de ısındığını duyumsadım. Ayak bileklerime gelince dayanılmaz bir hal aldı bu yanma. Ayak tabanlarım yanmaya başladı, sonra birden bir parlama oldu ve ateş tüm vücuduma yayıldı. Dalga dalga yanıyordum. Ani bir ürpertiyle alevler yine boğazıma toplandı. Düğüm yutkundukça büyüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi misiniz?” dediği sırada bir çift el bana dokunuyordu.&lt;br /&gt;Sağ elini alnıma götürdü:&lt;br /&gt;“Yanıyorsunuz! Şöyle oturmaz mısınız? Bir bardak su için...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su biraz olsun kendime gelmemi sağlamıştı. Titreşmeler gitgide azalıyor görüntüler tek ve keskin çizgilerine geri kavuşuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Su için teşekkür ederim. Adım Yaman Sert”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       ***     ***     ***&lt;br /&gt;Kulübün kapısından birlikte çıktık. O ana kadar geçen sürede neler olup bittiğini doğru dürüst hatırlayamıyordum. Islak insanların izlerine bakıyordum, genç Gül koluma girmişti ve devamlı konuşuyordu. Durmayan, usanmayan bir mitralyöz gibiydi çenesi. Fakat yaralamıyor, öldürmüyor; sadece insana garip bir boşlukta, durmadan akan bir şehirde durmadan akan bir nehrin yanı başındaymış, gibi hissettiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Annem sizden çok bahsederdi”&lt;br /&gt;“...”&lt;br /&gt;“Şu anda ne işle uğraşıyorsunuz?”&lt;br /&gt;“Ben bir özel detektifim. Daha doğrusu mesleğinin sonlarında, yaşlı bir detektif!”&lt;br /&gt;“Yaşlılık!...Zamanın rüzgarında solup gitmek ve bilinmez bir yere sararmış olarak düşmek...”&lt;br /&gt;“Ölüler mordur güzelim!”&lt;br /&gt;“Gene de yaşlanmayı hiç istemiyorum. Ayrıca siz de yaşlı sayılmazsınız”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona yaşlı olduğumu nasıl anlatabilirdim. Evet, yaşlıydım; hem de saymaya cesaret edemeyeceğim kadar! Vücudumun herhangi bir yerinde örselenmemiş, yıpranmamış alan kalmamıştı. Her hücrem fazladan ağırlıktı artık ve bana gençliğimi geri getirebilecek ab-ı hayatın varlığına inanmıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir taksiye bindik. Birşeyler mırıldandı, evine gidiyorduk. Bunu bir yerlerde kaçırmış olmalıydım. Arabanın loşlaşmış yorgunluğunu imleyen, yanıp yanmamakta kararsız mavi lambalar tam arkamızda gecenin diğer yolcularıyla yaptıkları gibi bizimle de dertleşmek istiyorlardı. Biz de diğer yolcuların yaptıkları gibi, kendi dertlerimizi ve kurgularımızı yüklemişlikten dolayı, onların bu isteklerini ısrarla geri çeviriyorduk. Benzer mavi lambalar yıllar önce eski genç Gül ve genç benim üzerimde raksetmişlerdi, şimdi ise yeni genç Gül ve yaşlı ben vardık...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araba iki aynı at kestanesi ağaçlarıyla örülü bir sokakta durdu. Elimi cüzdanıma atmaya fırsat kalmadan Gül-ya da adı herneyse- parayı çoktan vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önünde durduğumuz apartman, eski ihtişamıyla olmasa bile, bilgeliği ve gün görmüşlüğüyle yukarıdan bakıyordu bize. Yabancılara karşı tamamen kayıtsızdı, aslında herşeye karşı kayıtsızdı. Çökene kadar tüm sırları içinde tutmaya kararlı ve kesinlikle burada...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız döndü:&lt;br /&gt;“Hadi gel, hava iyice soğumuş”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaprakların arasından süzülen sokaklambasıışığı benden kaçtı, ben de içeri girdim. 40’ların ağulu esintisinin bizi karşılaması uzun sürmedi. Yeni zafiyet geçirmiş tırabzana tutunarak yukarı çıktık, ikinci kata... Kapıyı açtı: “Girsene”. Girdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müziği gibi evinin dekorasyonu da arabesk-caz’dı. Bir yanda eski yüzyılın avangart ressamlarının eserlerinin kartabasılıkopyaları, öte yanda kilimler, minderler, taze kalaylı tepsiler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İçecek bir şey alır mısın?”&lt;br /&gt;“Erik votkası var mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçki dolabına yöneldi. Güzel bir vücudu vardı: Uzun bacakları, ölçülü ve yuvarlak kalçaları, taş çatlasa 55-60 tutacak beli, güzel ve beyaz boynuna dökülen kumral dalgalı saçları...Nasıl oluyor da annesine bu kadar benzeyebiliyordu! Bu kadar güzel olma hakkını kim veriyordu ona?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinde iki kadehle döndü yanıma: Benim erik votkam ve onun kırmızı lahana rakısı...Gül de en çok bunu severdi! Göz göze geldik:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Annemin anlattığı kadar varmışsın”&lt;br /&gt;“Nasıl yani?”&lt;br /&gt;“Yakışıklı, çekici ve gizemli...”&lt;br /&gt;“Yıllanmış çok fazla şeyi olan pis bir moruk!”&lt;br /&gt;“Nereden çıkarıyorsun allasen böyle şeyleri!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi daha iyi hissetmeye başlamıştım. Votkamı bir dikişte bitirdim. O ise hala rakısıyla oynuyordu ve ela gözleri gözlerimden içeri yansıyor, garip bir şekilde enerji akışı sağlıyordu. Gözleri tüm beynimi doldurmuştu, sarhoş edici ve ayartıcı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk hareketin kimden geldiğini ve nasıl olduğunu bilmiyorum ama birden dudaklarımız birbirlerini buldu ve umutsuzca birşeyleri ararcasına öpüştük. Dili ağzımın içinde uzadıkça uzuyordu. Zor nefes almama rağmen, o an nefes almanın önemi bile kalmamıştı. Birbirimize dolanmış halde ayağa kalkıp, yatak odasına doğru sürüklendik. Göğüsleri kaburgalarımdan içeri girmişti, göğüs ucunun kalbime dokunuşunu hissediyordum, neredeyse onun atmasını önleyecek şekilde sarmalamıştı kalbimi. Önümdeki sertliği kasıklarının arasına bastırdım. Beyaz, narin boynuna doğru uzandım ve uzun uzun öptüm, öptüm...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      ***     ***     ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandığımda yanı başımdaydı; çırılçıplak ve beyaz. Saat altıya yaklaşıyordu ve dışarıda yağmur vardı. Kaybettiğim şeyleri bulmuş muydum, yoksa kaybedecek yeni şeyler mi kazanmak üzereydim? Giyindim. Tüm duvarlar sessiz şahitler gibi çevrelemişlerdi etrafımızı. Hava bir türlü ağarmıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir not yazmalı mıydım? Ne yazacaktım ki! Onun yerine bir sigara yaktım; has be has Virginia-Karadeniz kırması... Bütün hayatım, ben bile, bunun gibi karışımlar üzerine kuruluydu. Harmanlana harmanlana geriye başlangıçtan hiçbir şey kalmamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatakta dönüşüyle üzerinden kayan yorganın ortaya çıkardı bacağı evden çıkmadan gördüğüm son şey oldu. Yağmur hala devam ediyordu. Issız ve ıslak sokaklar, yarı çıplak ağaçlar, yanıp sönen sarı trafik lambaları, çöpleri eşeleyen itler...Her şeyin bıraktığım şekilde devinmeye devam etmesinin beni tebessüm etmeye itmesi, onun bana aktardığı enerjinin hala bitmediğini gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trençkotumun yakalarını kaldırdım. Bir sigara daha yakıp, kaldırımları arşınlamaya başladım. Gerçek adını bile öğrenememiştim. Oysa ela gözlerinde hiç yabancı olmadığım hüznün ve burukluğun açtığı kapı bizi birbirimize benzetiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski bir dostumun sözü geldi aklıma:&lt;br /&gt;“Muson yağmurları altında kalmış itler gibi hissediyorum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aralık 1994&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-4382311887143065122?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/4382311887143065122/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=4382311887143065122' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4382311887143065122'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4382311887143065122'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/01/yanan-geminin-mallar-2.html' title='Yanan Geminin Malları 2'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-6335727629541687115</id><published>2008-01-18T22:42:00.002+02:00</published><updated>2008-04-29T17:33:46.715+03:00</updated><title type='text'>Yanan Geminin Malları 3</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;GECENİN KÖR GÖZÜ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merdivenleri birer ikişer, olanca hızımla çıkıyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binanın tozdan ve acıdan yıpranmış iç cephesiyle temas halinde, tam olarak bilemediğim, ama tüm hayatım boyunca bulanık akışlar halinde beynime girip çıkan ve bir araya getirebildiğim zerrecikleri darmadağın eden, mütecavize yaklaştığımı hissediyordum. Üzerimde silah olmaması beni tedirgin etmiyordu. “İşte herşeyimle buradayım” demek geçiyordu içimden, hatta haykırmak... Fakat kime? Kime kafa tuttuğumu bile bilmiyordum. Sanki o, yüzünü gizlemeyi her seferinde başarmış bir düşmandı; bir gölgeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bir kaç basamağı çıkarken, kafamda çok eskilerde duyduğum bir melodi yankılanmaya başladı. Oysa ki sesin binadan bir yerlerden mi, yoksa bizzat, yıllarca derinlerde saklamak için olağanüstü çabalar harcadığım ve uğruna migren ağrılarına katlanmayı göze aldığım bir parçamdan mı geldiğinin ayırdına varamayacak kadar dengemi yitirmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapının karşısında durduğumda içim dışıma çıkmak üzereydi. Boktan bir sonbahar gecesi kan ter içinde bu kapının önünde oluşumu bile hiç zorlanmadan kabullenmiştim. Zaten bunu isteyen ben değil miydim! Onunla yüzleşmek için olanca gücüyle emek harcayan, kirli yatağına her yalnız ve sarhoş uzanışında binlerce kez ağlamaklı ve tehditkar yeminler eden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan gelen ağlama sesinden olsa gerek, bir anda aklım başıma geldi. Dışarıda akan bir hayat vardı. Ve her ne kadar hızımı yavaşlatsa da bunu hatırlamak, bana buruk bir mutluluk verdi. İnsanlar, arabalar, lüks lokantalar, ucuz meyhaneler, her sikik şey yerli yerindeydi. İnsanlar: İhtiyaç duydukları zamanlar dışında umurlarında bile olmadığım sözde dostlarım ve geri kalanlar… Onlar her zaman dışarıdaydılar: Topluca bir sinemada, yaşlı bir fahişenin pörsümüş bacakları arasında, telefonun öteki ucunda, yanı başımda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tepemdeki flüoresan bir yanıp bir sönüyordu. Sanki yüzyıllardır buradaydım. Buraya sıkıştırılmış, buraya hapsedilmiş.Tüm lambaların ortaklaşa intihar ettikleri an gerilip kapının kilidine tekme attım. Bir miktar parçalanma olmasına rağmen kapı açılmamıştı... Karanlık her zaman huzursuzluk vermişti bana. Bünyesinde barındırdığı kötülük tohumlarının yarattığı küçük çıtırtılar, önce yatakta nefesimi tutarak ortalığı dinlememe, sonra yatağımdan usulca kalkıp evdeki tüm ışıkları yakmama, bütün kapı arkalarını, koltuk altlarını, köşe bucak neresi varsa tedirginlik içinde araştırmama neden olurdu. En sonunda o kötülüğü aramaktan vazgeçip yarı sıcak yatağıma doğru ilerlerken, onun kaybolmadığını, oralarda bir yerlerde varlığını devam ettirdiğini ve başka bir gece beni yine rahatsız edeceğini bilirdim. Bu sefer de benzer bir durumla karşı karşıyaydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci darbeyle kapı ardına kadar açıldı. Derinden gelen ağlama sesleri yerini mavi-siyah bir odaya bırakmıştı. Büyük ve bomboş oda, dolunayın getirdiği mavilikle yarım yamalak aydınlanıyordu. Bütün pencereler açıktı. Belirgin olarak görebildiğim, meltemin yumuşak gelgitlerle içeriye doğru savurup raks ettirdiği tül perdelerdi. Ağır ağır ilerlerken, her adımım giderek artan bir heyecan yükünü de beraberinde getiriyordu. Kendi etrafımda bir tur attım. Devam eden sessizlik sinirimi bozmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sol yanımda bir kapının olduğunu nedense geç fark ettim. Kapıya doğru ilerleyip, aralıktan ardını görmeye çalışmam, karanlıktan olsa gerek, işe yaramamıştı. Aralığı genişletip vücudumu içeri aldığımda buranın ilerideki bir kapıya bağlanan küçük bir hol olduğunu anladım. Kafam karıncalanıyor, bu ise sessizliği daha da susturup algılarımı bileme ihtiyacı hissettiriyordu. Duyduğum tek şeyi, kalbimin hafif aksak ritmini bile susturmak istiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Holün sonundaki odanın kapısının önündeydim. Tanrım, daha açmam gereken kaç kapı vardı? İçeriden sesler geliyordu. Kulağımı yaklaştırıp, kime ait olabileceği konusunda yorum yapılmasına izin vermeyecek kadar kısık ve anlaşılmaz, mırıldanmaları dinledim. Pür dikkat kesilmem de kar etmeyince usulca tokmağa uzandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardına kadar açılan kapının karşısında bir kadın duruyordu. Balkondaydı. Saçağın üzerindeydi. Eteği dalgalanıyordu. Yüzünü görmeliydim. Koştum. Kadın aşağıya doğru kaydı. Herşey o kadar çabuk olmuştu ki kendimi balkonda bulduğumda kadın orada yoktu. Aşağıya doğru eğildim. Yaklaşık 10-15 kat vardı. Kaldırıma yüzüstü yapışmış, kımıldamıyordu. Dışarısı mavi ve sarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye dönüp ilerlerken arkamda kalan balkondan korna sesleri geliyordu. Onu yakalayamamıştım, düşmüştü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam odadan çıkacaktım ki sağ tarafımda, zeminin üzerinde parlayan bir şey gördüm. Eğilip elime aldığımda onun bir fotoğraf olduğunu anladım. Elektrik anahtarını çevirip bir değişiklik olmadığını görünce çakmağımı çıkarıp onu aydınlattım. Eski bir fotoğraftı. Bir kadın ve kadının kucağında oturan, patlayan flaşın etkisiyle afallamış bir çocuk vardı, siyah-beyaz kartın üzerinde. Bir masanın arkasındaydılar. Kadın çapraz-yukarı doğru, bilinmeyen birisine belki de, bakıyordu. Üzerine tek bir mum oturtulmuş bir pasta vardı masanın üzerinde ve ona dokunmak üzere olan bıçağı tutuyordu çocuk, kadının eli kendi elini kavradığı halde. Belli ki çocuğun ilk doğum günüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çakmağı fotoğrafın sağ alt köşesine doğru yaklaştırdım. Önce bir kızarıklık, ardından büzüşme ve en sonunda kararan ve karardıkça alevlenen kart tamamen yanıncaya kadar bekledim orada. Yerdeki küllere bakarken neredeyse onlar kadar boş ve gri hale geldiğimi düşündüm. Sanki kadının kayışıyla birlikte bende de bir şeyler kaymış, bitmişti. Peki o zaman neden kendimi daha rahatlamış hissetmiyordum! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırdığım kapıdan dışarı adımımı atar atmaz, lambalar tekrardan yanmaya başladı. “Bir intihar değil, kısa bir uykuymuş bu” diye düşündüm; belki de kızgın ve endişeli bir kesinti... Kimin kazandığını bilmiyordum. Onu yenebilmiş miydim, yoksa elimden mi kaçırmıştım? Yine ummadığım bir anda, ansızın, karşıma çıkabilir miydi? Belki de bunları düşünmek yerine, sonucu zamanın ortaya çıkarmasını beklemek en iyisi olurdu. Çünkü, tüm bu koşuşturma beni yeteri kadar güçsüz bırakmaya yetmişti. Vücudumun her hangi bir yerinde aniden ortaya çıkıp çeperlerimi parçalarcasına zorlayan akımların yokluğunun tadını sonuna kadar çıkarmak niyetindeydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binadan çıkıp caddeye karışırken herşeyin akmakta olduğunu gördüm. Çıkış kapısının sağ yanına birikmiş kalabalık, siren sesleri, kornalar, koskoca bir telaş hali.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sigara yakıp, yürümeye başladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mart 1996&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-6335727629541687115?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/6335727629541687115/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=6335727629541687115' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/6335727629541687115'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/6335727629541687115'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/01/yanan-geminin-mallar-3.html' title='Yanan Geminin Malları 3'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-2656291444736918077</id><published>2008-01-14T12:10:00.003+02:00</published><updated>2008-04-29T17:34:11.572+03:00</updated><title type='text'>Güneşin Dört Hali</title><content type='html'>"Madem öykü koyabiliyorum buraya, o zaman 10 yıl önce yazdığım ama muhafazakar yayıncının düzeltmek isteyince yayınlatmaktan vazgeçtiğim öyküyü ekleyeyim hacım"&lt;br /&gt;"Ekle abi"&lt;br /&gt;"Biraz uzun olacak ama..."&lt;br /&gt;"Olsun abi! Okuyan okur, okumayan okumaz"&lt;br /&gt;"Ya acaba biraz düzeltip mi ekleseydim buraya hacı ya?"&lt;br /&gt;"Boşver abi be, bırak olduğu gibi kalsın. Bak Beat kuşağı 'bir yazıyı düzenlemek, hislerine ihanettir' diyordu."&lt;br /&gt;"O da bir açıdan doğru da... Ne zaman senin lafına uysam başıma bir bela açıyorsun pek muhterem kendim!"&lt;br /&gt;"Eee abi, insanın kendisi başka ne işe yarar ki!.." &lt;br /&gt;"Bugün iyi anlaşıyoruz seninle!"&lt;br /&gt;"Evet abi, sanırım biraz daha huzurlusun bugün. Ya da beni olduğum gibi kabullendin!"&lt;br /&gt;"Ya bi siktir git! Git bana bir çay sigara iç hadi, ben de öyküyü ekleyeyim."&lt;br /&gt;"Tamamdır abi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜNEŞİN DÖRT HALİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak bir Haziran akşamı, bu salaş birahanenin içinden yaz akşamının kalabalık sokağına teklifsizce yayılan kızartma kokusunu, istemeden de olsa, ciğerlerime çekiyordum. Birahanenin küçük bahçesinde gelen geçeni seyrederek bira keyfi yapmamı engelleyen tek terslik bu olmasa da, o an en rahatsız edici olanıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutfağın  hemen girişte olması yetmezmiş gibi, düzgün bir havalandırma yerine yağdan rengi dönmüş pencere sayesinde tüm koku sokağın kenarındaki masalarda dolaşıyor, oradan sokağı kat edip, genelde gri olan şehrin atmosferine belirsiz bir iz bırakmak üzere yükseliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumu çok fazla yadırgamıyordum aslında. Beş yıldır bu şehrin soluksuz griliği içinde yaşıyordum: İnsanları, binaları, havası ve kaldırım taşlarıyla şekilsiz, zevksiz ve kocaman bir çimento fabrikasının içinde debelenmekten farksızdı bu. Dolayısıyla Sakarya caddesindeki herhangi bir birahaneden yayılacak kızartma kokusu küçük rahatsızlıkların dışında kaygılandırmıyordu beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman yanımdaki genç kadın hiç durmadan konuşmaya başladı, asıl çilemin yeni başladığını anladım. Açıkçası, orada olduğunu unutmuştum. Belki de olmamasını hayal ediyordum. En azından bir süre için küçük cüssesi bu işi kolaylaştırmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamen tesadüftü karşılaşmamız. O an nerede ve kimin aracılığıyla tanıştığımı hatırlamadım kadıncağız, bir tanıdık yüz görmek ümidiyle uğradığım bu mekanda beni esir almış ve muhtemelen insanlık tarihinin başından bu yana yazılmış olan bütün savaş esirleri anlaşmalarınca hoş karşılanmayacak bir işkencenin içine sürüklemek üzereydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimin ya da neyin onu bu kadar öfkelendirdiğini bilmiyordum. Ancak bütün dünyayı yok etmek istercesine bir öfkeye ve konuşma arzusuna sahipti. Belki de bu isyan girişiminde ona katılıp, tüm dünyayı yok etmesine yardım edersem susmayı bırakır, -ben dahil- bütün dünya o eski huzurlu günlere geri dönerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul ediyorum, ben de çok sessiz, munis bir insan sayılmam. Ancak, böylesi gri bir akşamı kehribar sarısı, ıssız bir sarhoşlukla kutsamaya da hakkım vardı. En iyi seçeneğin, elimdeki birayı hemencecik bitirip kaçmak olduğu fikrine saplandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...Ağbi, düşünebiliyor musun ya, ne kadar iğrenç bir şey!...”&lt;br /&gt;“...Tüm erkekler böyle vallahi, akılları hep siklerinde!...”&lt;br /&gt;“...Yaşadım ben bunu yaa!...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak nedense garsondan bir bira daha isteyip, bu kızın telaşsızlığın, daha doğrusu tüm dünyayla bilmediğimiz yeni koordinatlara doğru hiçbirimizin çizmediği eliptik bir yörüngeye bağlı kalarak gitmenin keyfini çıkarmama neden izin vermediğini düşündüm. O an tek istediğim dünyayla beraber saatte binlerce kilometre hız yapmanın verdiği baş dönmesini kısa bir süreliğine de olsa durdurmaktı. Ki yörüngede yolculuktan keyif almak ta bununla ilişikliydi zaten: Baş dönmesi, mide bulantısı ya da herhangi bir hareket hastalığı olmadan bu yolculuğu, en derinden, doyasıya tatmak! Bunun için de bulduğum yöntem durmadan içmekti. İçmenin, tersine bir dönüş silsilesi yaratarak bu etkiyi  azalttığını ve bana arzu ettiğim keyfi verdiğini keşfetmiştim. Elbette arkadaşlarımın hepsi, bunun saçma bir saptama olduğunu düşünüyorlar ancak bunu dilleriyle ifade etmiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşı masada oturan ve uzun süredir gözlerinde buruk bir kıpırtı sezdiğim kadının yanına gittim. Etraflıca süzmeye başladım onu. Kıvırcık uzun saçları, nereye akacağına karar verememiş bir nehri andırıyordu. Beyaz teninden dışarı yayılan salgılarını kokladım, çok hafif bir meltem gibi hissediyordum yüzündeki ayva tüylerini. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzündeki her gözenekten hayat, oluk oluk, fışkırıyordu. Ne o, ne yanındakiler ve de dünya üzerindeki başka insanlar onun etrafa saçtığı ışımanın kokusunu alamıyorlardı benim gibi. Belki de bunu koklayamamaları herkesin hayrınaydı; o koltuk altlarından yayılan hafif ekşimsi östrojen artıklarının tek konuğun ben olduğum bir ziyafette önüme sunulması hoş bir ayrıcalık hissi yaratırdı kuşkusuz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun, desenli eteği ince bileklerinin hemen üstünde son buluyor, üstünü örttüğü güzelliklere dair her hangi bir ip ucu vermiyordu. Yanında diz çöküp ayak bileklerini okşamaya başladım. Yanındaki birkaç kişiyle hayatın kuru gürültüsü üzerine konuşmaya o kadar dalmıştı ki benim oradaki varlığım dikkatini çekmemişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Usulca eteğin altına süzüldüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil eteğin dışından gelen güneşinin son kalıntıları, bacaklarında tatlı yeşil-sarı gölge oyunlarına neden oluyordu. Yaz akşamının ağır düşüşüyle nemlenmiş bacaklarının arasında duyduğum koku, yukarı çıktıkça etkisini arttırıyor, neredeyse tüm dünyayla bağlantımı kesecek bir yoğunluğa ulaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teninin üzerine süzülmek, her ne kadar ince danteller engel oluştursa da, zor olmadı. Teniyle temas ettikçe sıcaklığım artıyordu; onun da bacakları daha çok terliyor, ama buna benim neden olduğumu bilmiyordu.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçine girdiğimde ılık bir rüzgardım. Birden bir ürperti sardı bedenini; titredi. Dışarıdan hafif hareket olarak görülebilecek titremesi, içeriye doğru ilerledikçe şiddetini arttırıyordu. Öyle ki, bana ulaştığında o silsile öyle kuvvetliydi ki sağa sola çarpmaya başladım. Her çarpmada hızım daha da artıyor, sıcaklık etkisini arttırıyordu. Çeperleri kasılıyor, neredeyse beni boğacak kadar daralıyordu; çok nadir olarak ta, kaçmam için fırsat tanırcasına, açılıyordu. Ne var ki onun bu belirleyiciliğine karşı çıkma gibi bir eyleme kalkışmak için kendimde güç bulamıyordum. Her ne kadar “oyunun kurallarını ben belirlerim” fikrini inanmaya gayret etsem de, aslında  bütün güç onun elindeydi: Bizi o yönetiyordu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bacaklarının sımsıkı kapandığını hissettim. Buna rağmen, tuzağa düştüğüme dair en ufak bir tedirginlik yoktu içimde. Uhrevi bir teslimiyetle, kendimi onun ritmine kaptırdım. En ayyaş dönüşleri yapıyorduk; dünyanın şaşmaz rotasının aksine her hareket yeni bir döngüyü çiziyor fakat bir sonrakinde kural bozulup yeniden yazılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasılmaların artan şiddetten  darbeye dönüştükleri anda ok gibi fırladım: Daha da içeri doğru, nereden geçtiğimi göremeden ve nereye gittiğimi bilmeden... Sadece içeriye,derinlere, fırlatan hareketi hissediyordum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedense sonra anladım: Güneşe doğru gidiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Isı beni eritmeye başladı. Sadece bedenim değil benliğimin bütün bileşenleri de dağılıyordu sanki. O kadar hızlı oldu ki bu erime;  sıvılaşan vücudum bir sicim şekline almış, yoğunluğum git gide azalmışken bile hala varolduğumu, farklı bir dizilimde bir benlik olduğumu zannediyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O, güneş, ise giderek yoğunlaşıyor ve büyüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzeye ulaşmadan çok önce buharlaşmıştım.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Güneş tüm evreni kaplamaya başladı; görünen ve görünmeyen tüm mekanlar, bilinen ve bilinmeyen tüm varlıklar onun içinde kaybolmuşları sanki, bir vakit aniden tekrar dağıtılmak üzere. Evrenin tamamen güneş olduğunu gördü bir yanım; öte yanım, güneşin bir noktacık olduğuna şahit olurken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parçacıklarım darmadağın olmuş farklı yönlere doğru ilerliyorlardı. Bazıları iyiden iyiye uzayıp, o hengame içinde kaybolmuş anlara, ve daha yaşanmamış hatıralara çarptıklarını duyumsadım. O an birilerinin zihninde, birilerinin rüyalarında, görüldükleri saniye şekil değiştiren bir yabancıydım: Cisimsiz bir hayalet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ova, neredeyse ufuktaki sıradağların başladığı yere kadar, uzanıyordu. Milyonlarca yıldır burada oluşuna dair ne bir kuruntuya, ne de tasaya sahip olması söz konusu bile değildi. “O” olmadığı için olmadı. Belki de üzerinde sararmış buğday tarlalarının varlığından dolayı burada sessiz ama devinimli durabilme başarısını gösteriyordu. Hafif bir rüzgar esti ve başakları şöyle bir havalandırıp geçti. Sarı başaklar artlarında yükselmiş mavi gökyüzüyle nasıl uyumlu bir birliktelik oluşturduklarını asla bilemeyeceklerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milyonlarca türdeşinin arasında onlarla arasında bir fark iddiası gütmeyen bir başak, aynen onlar gibi rüzgarın etkisiyle salındı. Bir karınca tepesine, bereketli meyvesine doğru tırmanıyordu. Ortalığa tüm cömertliğiyle (ama aslında cömertçe değildi bu) sunduğu meyveyi ağa bir ilmik daha atmak için almaya... &lt;br /&gt;Sadece bir başak titriyordu hayali bir anlatıcının hayalinde ve ovada yağmur havası vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun içinde ilerliyor. Mavi bir şerit çekilmiş kahverengi-siyah pulların üzerine. Suyun içinde ama asla ıslak değil. Zira kuruluk denen bir şey yok. Bir parçacık yakalıyor. Ardından küçük bir tane daha... Keskin hareketlerle ilerliyor. Bir önceki keskinliğini kısa sürede unutarak, her an yeniden varolarak, her an yeniden doğarak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir parçacık daha arıyor. Bu sefer büyük bir parçacık çıkıyor karşısına. İlerliyor. Hamle yapıyor. Ağzına alıyor. Ve birden yiyeceği boğazına takılıyor. Onu yukarı çekmeye başlıyor. Kıvranıyor. Kurtuluş yok! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurulukla tanışıyor ancak onun kuruluğunu anlatacak yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey çok uzakta ve o kadar yakındı. Aşağıya süzüldü, pek de zahmet gerektirmeyen bir kanat hareketiyle. Gözleri bir avı imliyordu. Süratle aşağıya süzüldü, avını pençelerine alıp yine yukarılara ayak basmanın ve yürümenin olmadığı evrene geri döndü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yuvada bekleyen yavrularına, o günün öğününü pay ederken, etrafı kolaçan etmeyi de ihmal etmiyordu. Ufacık ve savunmasızlardı. Bunun için hala kayalara basmak zorunda, hala o yuvada kalmak zorundaydılar. Ancak güçlü olunmaya başlandığında mümkündür uçmak ve o sonsuzluğun içinde yer edinmek. Bunu birisinden mi öğrenmişti? İşte bu soruyu asla sormadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ani bir hareketle kanatlarını açtı ve tekrar süzülmeye başladı. Bilmeden ama denemek zorunda kalarak öğrenmişti uçmayı; her ne kadar bunun böyle olması gerektiğini bilmeden ve denemeden öğrenmiş olsalar da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salınıyor. En kendilik halinin içinde bulunurken ne olduğunu bilemediği bir şeye bağlı. Ara sıra bir sıcaklık geziniyor dış duvarın üzerinde; bazense boğukluklar duyuyor. Fakat “kendiliğinden”liğin verdiği en büyük armağana sahip çıkıyor ve geri kalan etkilere ve henüz tanımadığı bağlara aldırmadan, sadece onu besleyen kordonla bağlantı kuruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beni duyabiliyor musun? Seni şimdiden çok seviyorum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şey görmüyor. Duymuyor. Konuşmuyor. Düşünmüyor. Ama hissediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Islak...Ve o da bir süre sonra kuruluğu tanıyacak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun içinden geçtim ve karanlığın içinde uzaklaşmaya başladım. İlerledikçe  eski yoğunluğum tekrar geri geliyor, bir şekle bürünmeye başlıyordum. Yeniden birleşiyordum. Daha güçlü ve daha doğrultulmuş doğuş yerine, oldukça hafif bir dinginlik vardı. Gördüğüm hayalin bittiğini biliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime doğru gerisin geri ilerledikçe yeşil elbiseli kadını hissetmeye başladım tekrardan. O mayhoş koku zihnimde edindiği yere yerleşti yeniden. Fakat bu sefer tek başıma değil, o güneşten kopan akşam kızıllığıyla beraber hissediyorduk bu coşkuyu ve akışı. Yanımda güneşten kor parçalar getiriyordum: Çoktan sönüp küllenmiş korlar! Yeşil elbiseli kadınla söndürdüğümüz güneşin parçaları ellerimden uçup gidiyorlar, geriye ise tatlı bir düş kaşıntısı bırakıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onda önceden hissettiğim hayat parıltısının kaynağıydı benimle yolculuk eden o yoğun ışımalar. Onun ve benim içimde olan ortak parıltı! Onun bilmediği ama benim çok uzun süredir farkında olduğum bir parıltı, sadece benim bildiğim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıya oldukça yaklaşmıştım ki birden kendi gözlerimle karşı karşıya geldim. Şaşkınlıkla bana bakıyor, ama bakışları bana çarpmadığı için beni göremiyordu: Tüm renklerin dışındaydım. Nereye baktığımı ve neye şaşırdığımı anlamanın olanağı yoktu aslında. Çocukluğumdan beri yaşadığım bir sezgiydi, o kadar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturdum. Biraz başım dönüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya vallahi direkt böyle dedi. Düşünebiliyor musun ya! Kadın olmak ne zor, sen nasıl baş ediyorsun bunlarla?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz hala yanımdaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden ha bire konuşan bu kadıncağızı nereden tanıdığımı da o an hatırladım: Bir ara aynı öğrenci yurdunda kalmıştık. Hatta eski sevgililerimden birisiyle  takılmıştı bir ara. Acaba o saçları gün geçtikçe dökülen ve şişmanlayan adam nasıl seviştiğimizi ya da başka özel sırlarımızı anlatmış mıydı bu öfkeli kadına! Neyse ki “yumurtlamak” dışında (bu lafı o eski sevgilim kullanırdı) ortak noktamız yoktu ve tekrar karşılaşabilme ihtimalimiz düşüktü. Mutlu oldum: Varlığını unutmaya ve umursamamaya çalışarak kısa sürede ondan kurtulabilirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşıdaki yeşil etekliye baktım. Masadan kalkıyorlardı. Yanındaki iki adamdan uzun olanı hesabı ödeme telaşına düşmüştü. Kadın rahatlamıştı: Bu gece uzun boyluyla sevişirlerdi muhtemelen. Kadın nedenini bilmeden daha istekli olurdu, adam şaşırır ama fırsattan istifade o muhteşem teni çürütmekten de geri kalmazdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittiler. Sanki bir an, yeniden, bana bakmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşin parıltıları yerlerini gecenin koyu çağlayanına bırakmak üzereydi. Birazdan bu çağlayana kapılmış yüzlerce insan daha dolduracaktı Sakarya caddesini. Hep beraber, birbirimizin bilincinde olmadan, içkilerimizi yudumlayacak; ve evlerimize döndüğümüzde ortak bir hissedişin ve deneyimin ürünü olarak kızartma kokacaktık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya sanki daha hızlı dönmeye başlamıştı ve aradaki hız farkını telafi etmek için daha çok çaba harcamam gerektiğini bilincindeydim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bira daha söyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(20 Haziran 1998)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-2656291444736918077?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/2656291444736918077/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=2656291444736918077' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/2656291444736918077'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/2656291444736918077'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/01/gnein-drt-hali.html' title='Güneşin Dört Hali'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-1144842397049280354</id><published>2008-01-11T11:51:00.002+02:00</published><updated>2008-04-29T17:34:33.749+03:00</updated><title type='text'>Bıyığına Sıçarım!</title><content type='html'>11 Ocak 2008:  Bugünü unutmamam gerek. Olacağını bildiğim, en sonunda olacağını bildiğim herşey için aklımda tutmam ve sıkı sıkıya yapışmam gerekiyor bu tarihe. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah üst kattan gelen matkap sesiyle uyandığımda işe geç kaldığımı anlamam bir saniye bile sürmüyor:10:40. Alalacele giyinirken aynada şişmiş gözlerle beni süzen kendime bakıyorum: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ne kadar tipsiz ve pespayesin oğlum lan sen!"  diyor kendim bana, "her gün olduğu gibi..." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Önce kendine bak! Sen de dünya güzeli sayılmazsın!" diye yanıtlıyorum. Sabah sabah moralimi bozmasına, beni sinir etmesine izin vermeyeceğim. Zaten işe geç kalmışım ve Yaman'a kıl olmuşum. Onunla tanışmak istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bıyığına sıçarım" diyorum şerefsize. Bozulup gözden kayboluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vapurun en üst katına, Alexis Karamargas'la ilk karşılaştığım yere oturuyorum. Nemsiz hava, şehrin üzerine sonsuz bir mavi gök germiş, göğün bu dinginliği denizi de durultmuş. Güneş vapurun arkasından parlıyor. İstanbul önümde upuzun yatıyor, orospu bohçasından saçılıp dökülüvermiş. Yeşilköy'den Hisar'a kadar teklifsiz ve huzurlu yatıyor. Geriniyorum şehre karşı. O, hiç olmadığı kadar sessiz. Yanıt vermiyor. Daha da mutlu hissediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 Ocak 2008: Üst katta 10 kişiyiz. Durmadan soru soran bir oğlan ve ona yetişmeye çalışan babası, kitabına gömülmüş hoş bir kız, kırmızı eşarplı bir kadın ve kirli sakallı oğlu, çalıştığı restorandan getirdiği tonlarca bayat ekmeği martılara atan "Adibas" bereli adam, kürklü yapay deri ceketine sinmiş hüzünlü bir adam, onun kara çarşaflı karısı ve denizi seyre dalmış oğulları. Çarşaflı kadın, örtüsünün iğnelerini düzeltiyor. Güneş, sağ elinin serçe parmağındaki yüzüğün taşlarından yansıyor. Renkten renge giren taşlar hoşuma gidiyor, kadının tek renk solukluğuna inat... Ben de beremi  düzeltiyorum. Yaman'ı öldürmek mi istiyorum? Yok canım, daha neler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adibas bereli adam bayat ekmekleri fırlattıkça martılar coşuyorlar. Şehirde bir tek gürültü var artık: Kavgacı ve aç gözlü martıların çırpınışları. Öğretmenin sorduğu soruyu bildiğini göstermek için bağrışan ilkokul çocuklarına benziyorlar. Çığlıkları, diğerlerinin arasından dikkat çekerek sıyrılıp, lokmayı kapmak için. Sağ taraftaki denizin lacivertliğinde değil, sol taraftakinin turkuazlığında sorti yapıyorlar. Bazen Ayasofya'yı yıkıp geçecek gibi iniyorlar aşağıya. Biliyorum, hissediyorum bugün olacak! Bir kaç kez olmaya yaklaşmıştı ama kaçmıştı. Ama bu sefer olacak biliyorum. Olmaması için bir neden yok ki! Olacaksa da böyle bir havada, böylesi mükemmel bir günde olmalı zaten. Hislerimden eminim, olacak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martılar, sıraların iki metre üzerine geliyorlar arsızca. Hani vapurun o cenahına gidip sıçrasam yakalayacağım birisini. Sonra da alıp ayağımın altına, "Yer misin yemez misin" diyerek döveceğim. Nefise, "Senin yeldeğirmenlerin, azgın ve şımarık martılar... Döv valla!" demişti. İnsanlar kendi içlerindeki ürkütücü gulyabanilere, bakire yiyen ejderhalara saldırsalar, benim neden martıları dövmek istediğimi belki daha iyi anlarlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira martıyı yakalayınca "lan" diyeceğim, "bir lokma ekmek için bu kadar gürültü yapmaya, bu kadar şerefsizleşmeye değer mi!" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utanıp yanıt veremediğini görünce de son darbeyi indireceğim: "Oğlum, nefs denilen, ego denilen ve içi dolmak bilmeyen deliğin aslında gayya kuyusunun bizatihi kendisi olduğunu bilmiyor musunuz?" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir 'Kra!'lık şans bile vermeyeceğim ona: "Varlık nedir lan? Şu Ayasofya mesela, senin gibi kaç milyon martı gördü biliyor musun? Neden böylesine bir telaşlı, böylesine cazgırsın? Neden sükunet içinde geçecek mutlu ve huzurlu bir hayatı seçemiyorsun? Derdin ne oğlum senin?" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o anda, önemsizliğimi tam anlamıyla hissettiren bir "şey" esir alıyor beni. "Varolmak, bu kadar küçük ve basit olduğunda güzel" diyor. Daracık bir zaman diliminde, dertsiz, tasasız, kendiliğinden ve hatta egosuz... Tüm evren aciz varlığıma doluşuyor, bir anlığına sanki evrenin kendisi oluyorum: İki hafta sonra evsiz mi kalacağım? Nereye gideceğim, ne yapacağım? Martı kimdir? Yaman nedir? Kendimi evde mi bıraktım? Saf ve duru bir varlık. İnsan değil, martı değil, şehir değil, hava değil, su değil! Sadece adsız, tanımsız, sahipsiz bir akış... Evren öylesine işgal ediyor ki bütün evhamım onun içinde ufacık oluyor, ben kalmıyorum... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzur bu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnce ve kısa bir "şlap" sesi duyuyorum. Elimi burnumun kenarına götürüyorum. Yeşil-sarı arası. Burnumun yanında ve bıyığımın üstünde. Beremde yok! Güdümlü sanki, tam hedeften vurmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güdümlü martı boku! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzur bu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülüyorum, bıyığıma bulaşan boku peçeteyle silerken -hemen yıkamayacağım, tadını çıkaracağım. Tam olması gerektiği vakitte, tam da olması gerektiği gibi oldu. Bunun tadını çıkarmayacaksam, neyin tadını çıkarabilirim ki!  Yüzümdeki tebessüm tüm bedenime yayılıyor. Utanma, kızarma gülüşü değil bu. Bir an içime dolan ve saflığıyla onu yıkayan evrenin verdiği, kısa süreli bir bilgeliğin izi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11 Ocak 2008, 11:00 Eminönü vapuru. Saat 11:15. Hissettiğim oldu ve içlerinden birisi tutturdu. Kokusuz. Cıvık. Güdümlü. Martı boku. Mis gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzur bu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bu!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-1144842397049280354?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/1144842397049280354/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=1144842397049280354' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/1144842397049280354'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/1144842397049280354'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/01/byna-sarm.html' title='Bıyığına Sıçarım!'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-3009759831903472758</id><published>2008-01-10T23:30:00.002+02:00</published><updated>2008-04-29T17:34:40.212+03:00</updated><title type='text'>Martı Bakışı Öyküler 3</title><content type='html'>ALEXIS KARAMARGAS:&lt;br /&gt;KENDİNİ KARA BİR MARTI ZANNEDEN KARGA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahilden Kadıköy’e doğru yürürken, o sabah neden berbat bir şekilde uyandığımı düşünüyordum. Ağzımda acı bir tatla kalkmıştım. Susuzluğum, buzdolabından bir şişe suyu dikmekle bile geçmemişti. Bütün gece tuzlu su içmiştim sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başımın ağrısı, Moda Çay Bahçesi’ne yaklaşırken azalmıştı. Buna rağmen ağzımdaki tuz tadını içtiğim iğrenç çay bile dindiremedi. Üstüne üstlük çay içmeye yürürken kafamdan binlerce bozuk düşünce geçmiş; her saçma his, çatlayan başıma temiz bir cila çekmişti. En nihayetinde tahminimin aksine,  saçmalıklar mucizevi bir etkiyle ağrımı kesmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse ki o öğlen ikinci kez indiğim Kadıköy’e uzayan sahil yolu, alışık olduğum bir deniz havası mutluluğunu getirdi. Gerçek anlamda huzur buldum: Sartre’in “Yabancı”sının havası, içimi açmıştı. Öyle ki sol kulağımdaki küpelerin içinden geçen rüzgârın vınlayışı bile tatlı bir armoni gibi geliyordu. Üstelik aklıma nihayet makûl bir fikir gelmişti: Karaköy’e geçip, bu harika ışıkta biraz eski bina avı yapacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evliyken, eşimin “ama benim sadece bir hafta sonum var” ısrarlarına karşı evden dışarı adım atma konusunda ayak diretirdim. Ancak “kale”m yıkıldıktan sonra, yaşadığım viranede ömür tüketmektense, kendimi sokaklara biraz daha vurur olmuştum. &lt;br /&gt;Sonrasında da sokak düşkünü bir insan olmamıştım ama içine girmeye pek de hevesli olmadığım orta sınıfın takma turist gözünden kurtulmak, beni sokaktaki tuhaf insanları ve binaları keşfe daha da meraklı hale getirmişti. Karaköy’e giderek İzzet’in o çatıdan bu çatıya dolaşmasını seyredebilirdim. Ya da bir köşeden onun meleği başını gösteriverirdi bana da.  Belki de Alexis’le karşılaşırdım vapurdan inen kalabalığın içinde yürürken. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir banka oturdum; kıçlarını deniz kıyısındaki yığma kayalara yerleştirmiş, sarmaş dolaş bir halde deniz romantizmi yapan bir çiftin tam arkasına. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolculuğun ve Karaköy’ün keyfi. Eksi, Karaköy’e gidecek vapura kadar yürümek, onu beklemek ve binmek. Eksi, eve gidip içmeye ve yazmaya başlamak. Eşittir, sıfır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bej montun cebinden telefonu çıkarıp Ebru’yu aradım. Bu montu nedense hep sevmişimdir. İnsanın ne zaman aldığını ya da hangi öğrenci evinde, kimden çarptığını hatırlamayacağı türden ucuz bir monttu. Bazı giysiler vardır, aynen bazı insanlar gibi iyi hissettirirler. Hep onu giymek ister, onun için en uygun havayı kollarsınız. Hatta kimi zaman o vakitler gelse de giysem diye dua edersiniz. Bazı insanlarla da böyledir durum: Onların mevsimi gelse diye beklersiniz, ya da hani biraz kötü hissedince telefona yapışıp iki kelâm konuşmak için can atarsınız. Sanki onların en doğal halleriyle varlıkları, sizin alâkasız derdinizi alıp götürüverir. Bir an bulutlar kadar hafif, ama var hissedersiniz. Ancak asla gereğinden fazla yaklaşmazsınız onlara. Çünkü gereğinden fazla yaklaşmanın o büyüyü yok edeceğinden korkarsınız; çok sevdiğiniz bir elbisenin solması ya da sünmesi gibi. Ama öte yandan da her büyüye asıl değerini veren, onun bozulmasıdır. Bitmeyen, ya da bitmediği iddia edilen büyü aslında kendi halinden çıkmış, gündeliğin telaşsız ve güvenli koltuğuna kıçını yaymış bir asalaktır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ebru’nun sesi uykuluydu. Neredeyse mırlar gibi konuşuyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dün gece neler oldu bir bilsen!”  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün, gece mesaisinde yine yalnızdım. Her daim balkondaki müstesna yerinde duran elektrikli mangalda kızaran ve ardından, yanmaktan duyduğu elemi tüm konu komşuya duyuran balığın eşliğinde diplediğim rakı bittikten sonra aramıştı Ebru. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Selam Harun” demişti, “n’apıyorsun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evdeyim canım, içiyorum”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin evin Kadıköy’ün neresinde?” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Rıhtımda hemen. Deniz Otel’in arka tarafında.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra ne konuştuğumuzu hatırlamıyordum ancak telefon kapanmıştı. Sonrasında bilmediğim bir numaradan arandığımda gözlerimi kapaklarının karanlığa açmış, muhtemelen hatırlanmayacak rüyalara doğru yola düşmüştüm. Ani bir sıçramayla telefonun ışığına uzanmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez daha “Kadıköy” mevzu dönmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uyuyor muydun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok canım, ne uyuyacağım!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geliyor muydu? Gelmiyor muydu? Gelmemişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dün” dedi güneş gözüme girerken, “kontörüm bitti. Bir çocuğun telefonunu istedim, onunla aradım. Off, tamamen saçmalamayla dolu bir geceydi! ” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uykusundan uyanıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen n’aptın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben, Karaköy’de gezmeyi düşünüyorum!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aa harika! Beraber gezelim mi? Cihangir’e gel önce. Çok güzel bir yer var, bir kahve içelim. Sonra gezeriz beraber!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vapur, en büyüklerden birisiydi; şu üç katlı olanlardan. İlk kat, kapalı salonlardan ve yanlarda, güzel rüzgâr yenilen, tek sıra oturaklardan oluşuyordu. Bir üst katta çay ocağının olduğu kapalı bir salon ve kıçta da açık bir bölüm vardı. En son kat ise bir vapurda oturulabilecek en özgür yerdi: Gökyüzü, vapurun bacası ve üç sıra halinde dizilmiş oturakların demir bir çitle kurtarma botlardan ayrıldığı güverte... Geminin başına bir iş gelip batmaya başladığında insanların o botlara nasıl ulaşacağı sorusu ise kimsenin, hele hele böylesi parıltılı bir havada, umurunda değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta sıranın en son oturağına, demir çitin önüne kuruldum. Böylesine aydınlık ve canlı bir anın içinde bulunmaktan dolayı iç gıdıklayıcı bir keyif alıyordum. Bacak bacak üstüne atıp, ellerimi ensemde birleştirdim. Başımı avuçlarımın arasına alıp gözlerimi yumdum. Göz kapaklarımın altında kavuniçi bir filtre oluştu. Ölümcül derecede güneşli günlerde gözlerinizi sımsıkı yumsanız bile, sadece kavuniçinin tonlarına erişirsiniz, asla siyah olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi yukarıdan gördüm. Önce ağır ağır yükselerek; ardından da vapuru boylu boyunca turlarken -belirsiz sortiler- eşliğinde.  Nihayetinde döne döne yükseldi görüşüm. Her şey ufalmaya başladı: Önce ben önemsizleştim, sonra vapur ve hatta Kadıköy... Alexis Karamargas, bütün göğü bir anda fethediverdi! Ardından göğü ele geçirmenin de önemsiz olduğuna karar verdi ve yeniden süzüldü aşağıya: Deniz büyüdü, vapur büyüdü, ben büyüdüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerden oluşan kalabalık grubun içinden birkaç kişi, zincirleme afili kahkahalar patlattılar. Vapur hareket etti. Eğitim sendikasının Rıhtım caddesinde yürüyüşü başladı. Alexis Karamargas, ben onu göremeden, ortadan kayboldu.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Zıpır ve sivilceli egolarının gürültücülüğünden lise öğrencisi oldukları anlaşılan gençler, sol taraftaki dört oturağı işgal ediverdiler. Kızlı erkekli grup; bağırış çağırış içinde birbirlerine çatıyorlar, şakalaşıyorlar, laf atıyorlardı. Kendi toy vakitlerim geldi aklıma. Ben de mi bunlardan birisiydim, biz de mi bu kadar rahatsız ediciydik? Kesinlikle öyleydik! Hatta en gürültücülerinden birisi de bendim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kartlaşma dönüşümüne yeni başlamış, dengesiz ve ayarsız sesimle normal konuşmam bile gümbürtü olarak çıkıyordu. Arkadaşlarımın arasındayken tam anlamıyla zıpır, haylaz tipin tekiydim. Sınıfın popüler, çalışkan ve etkileyici üyelerinden birisi olmamama rağmen göze batan, derslerde ve ders dışı vakitlerde içten bir biçimde çıkıntılık yapan bir velettim.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Oysa evde odama kapandığımda ikinci hayatım başlıyordu. Karanlıkta yatağa uzanıp kulaklıkları takıp bütün gece müzik dinliyordum. Asla muhataplarına ulaşmayan küçük öyküler ve acıklı şiirler yazıyordum -ki o vakitlerden çok sonra, üniversite yıllarında yazdıklarımla beraber tarafımdan yakılıp kül oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 yaşında o saçma ve nahif öyküleri yazarken, aklımdan bir gün bilinen bir yazar olacağım fikri geçiyordu. Sadece ünlü ve zengin olmak değildi mesele; bilinmek istiyordum. Durmadan kendini ön plana çıkarmaya yönelik, palyaçovari gösterilerle değil de; kendiliğinden, hatta insanların çaba harcayıp sindirecekleri bir bilinmeklik isteğiydi bu. Erkek egosunun anlık şişmeleriyle yetinemeyecek kadar iddialıydım. Ardından Yunus Emre ve Mevlâna ile gerçek anlamda tanışmam gerçekleşti ve çizgilerim belirsizleşti. Tabii ki bütün yazdıklarımı üniversitedeyken yakmamın tasavvufla uzaktan yakından ilgisi yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşka dair bir kırgınlığı ve umutsuzluğu içinden atmak için kimi zaman bir öykü yazarsın, kimi zaman da hepsini yakarsın. Yazmaya gücüm ve cesaretim olmadığı bir vakitte yakmıştım onları. Oysa o an içimden yazmak gelse, çalakalem kağıda boşalacak, öyküyü hızla bitirmek için çaba sarf edecek ama en sonunda –son satır bittiğinde de- içindeki yükü tamamen atmanın rahatlığıyla o en güzel zavallılık halinden kurtulacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklardan birisi bağırdı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lan bi’ sigara versene!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oğlum hep benden otlanıyorsun lan!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızlardan birisi avazının son noktasında araya girdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bağırmayııın yaaa! Offf!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vapurun harekete geçerken titreyişi, gençlerin çığlıklarına ve martıların dilenişlerine karıştı. Başımı yukarı kaldırdım. Bir tanesi tam tepemde uçuyordu. Kanatları açılmış, rüzgârı en hassas yerinden yakalamış bir denge makinesiydi. Kuşlardan anladığımı iddia edemem; ama havada böylesine ustalıkla asılı kalabilen, asılı kalırken gövdesini kımıldatmadan boynunu döndürerek ortalığı kolaçan eden ve bu kadar mükemmel süzülen başka bir kuş türü görmediğimi söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye dönünce grubun geri kalanını gördüm. Bir kaç metre yukarıda, havaya atılmasını ümit ettikleri simit parçaları için süzülerek vapuru takip ediyorlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat tam ortalarında tuhaf bir karaltı vardı. Martı gruplarında hiç rastlanmayan türden karanlık bir kuş, aynen onlar gibi kanatlarını açmış havada asılı duruyordu. Martılardan farklı olarak kanatlarındaki tüyleri, aradan gökyüzü görünecek derecede açılmıştı. Kanatları, martılara ayak uydurma adına neredeyse parçalanacak gibiydi. Ancak yıllardır martılara ait olduğunu düşündüğüm bazı numaraları müthiş bir beceriyle taklit ediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aynı meşrepte olan kuşlar beraber uçabilir” düsturunun doğruluğunu kabul etmiş birisi için akıl almaz bir durumdu bu. Bir karga, martılarla beraber –aynen onlar gibi- vapuru takip ediyordu; üstelik martıların oluşturduğu o sıkı grubun tam ortasında kalarak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklı olan ürkütücüdür oysa, onunla uçamazsın! Lafın gelişi; martılarla karabataklar, Haydarpaşa Limanı’nın karşısındaki dalgakıranda yan yana dururlar ama asla beraber uçmazlar. Çünkü uçma alışkanlıkları birbirlerine uymaz: Karabataklar denize yakın uçarlar ve bundan dolayı hızlı ve atik olmaları gerekir, asla martılar gibi irtifa değiştirerek havada süzülmezler. Martılar da, tehlike durumunda ya da karın doyurma adına, denize gömülüp elli metre öteden çıkan karabatağın yeteneklerine sahip değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anlığına yan yana olabilirler, ama asla beraber uçamazlar! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu karga, martıların arasında, onlar gibi uçuyordu. Yanılmış mıydım? Kuralın istisnası var mıydı, benim bilmediğim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alexis, sen bir istisna olabilir misin? Tüm kuralları darmadağın edip, şu  durmadan kendini tekrarlayan hikâyeyi yeniden yazabilir misin? Her günün aynılığının telaşı içinde ağaç tepelerine tünemektense, denizin üstünde bir o yana bir bu yana savrulmanın keyfini çatabilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kara kuş, çitin arkasına indi. Bir botun gölgesinde birkaç kez ileri geri zıpladı. Yukarıyı, olmayan simit parçaları için vapuru takibe devam eden martıları süzdü. Ardından da, sekmeye devam ettiği halde onlara gakladı. Ancak sıradan bir gaklama değildi bu: Kargaların bilindik, akortsuz konuşmalarının aksine, uygunsuz ses aralığından edilen bir küfür gibiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulunduğu gölgeden, karşı taraftaki botun gölgesine doğru  seğirtti. Onun karşıya geçişi sırasında gözgöze geldik; bir yabancıymışım gibi baktı bana. Fazla da umursamadı açıkçası, başını yeniden tepemizde uçan martılara doğru kaldırdı.&lt;br /&gt;Bir kez daha küfür savurdu yukarıya. Anlatmak istediğini, dilinden anlamayan başka kuşlara söylemeye çalışmanın öfkesiyle, asabi bir şekilde havalandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok kısa bir süre için asılı kaldı yukarıda: Karaya uçmadan önce, belki de bir saniye martılarla  durdu... Yaydan fırlayan bir ok gibi, beyaz kuşların arasından sıyrıldı ve hızla Haydarpaşa Limanı’ının dalgakıranına doğru uzaklaştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aptal gülümsemem yüzümde bir süre asılı kaldı.  Aval aval alışık olduğu alana gidişini izledim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soluk yüzlü çaycı tepsisinde çaylarla belirdi: “Var mı çay isteyen?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerin cıvıltılarında ne bir artış ne de bir azalma oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martılar tepede süzülüşlerini sürdürdüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkama yaslanıp, vapurun bacağından göğe karışan siyah dumana baktım bir süre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaya çıkma telaşını bastırmama yardımcı olacakmış gibi bir sigara yaktım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk nefesle ağzımdaki acı tat geri geldi: Gün, muhteşem olacaktı!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-3009759831903472758?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/3009759831903472758/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=3009759831903472758' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3009759831903472758'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3009759831903472758'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/01/mart-bak-ykler-3.html' title='Martı Bakışı Öyküler 3'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-779511426351603583</id><published>2008-01-10T23:28:00.002+02:00</published><updated>2008-04-29T17:34:46.938+03:00</updated><title type='text'>Martı Bakışı Öyküler 2</title><content type='html'>MODA ÇAY BAHÇESİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moda’nın orta sınıfa özgü modern sükûnetinin tam ortasında, 1 liraya ağız tadı kaçırıcı çayı yudumlarken İstanbul Boğazı’nın keyifli manzarasını izleyebileceğiniz bir çay bahçesi vardır. Burada, doğa özlemlerini giderdikleri trekking gezilerinden birisine katılmamışlarsa, Anadolu yakasının başka orta sınıf mahallelerinde oturan genç bankacı çiftlere rastlarsınız; Çamlıca tepesinde çekirdek çitleyerek turlayan ailelerinin, onları sevgilileriyle el ele görme riskini bertaraf etmek için Ümraniye’den kopup gelen türbanlı mutaassıp aile çocuklarına; Kadıköy’deki tiyatrolarda çalıştıkları için Cihangir’in keşmekeşi yerine, Moda’nın ıssızlığına ve yerli dizilerdeki üçüncü sınıf rollere gömülmüş çoktan kayıp oyunculara da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baharın coşmaya başladığı Pazar günlerinin birinde bana da rastlayabilirsiniz orada. Tek başına masaların arasından ilerleyen ve sanki hakkı değilmiş gibi, denizi en iyi gören masalardan birine oturmak yerine, daha iç taraflarda şemsiyesiz yerlerden birini seçen kişiyim ben. Elimde bir gazete olur; o çaydan iç burucu yudumları alırken, o aşırı dolu ve yorucu kağıt parçalarını her zamanki gibi yarım yamalak okurum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spor sayfalarına bir göz atarım, ekonomi sayfalarını dokunmam bile. Aklıma “zengin değilim, neden okuyayım!” düşüncesi geldiğinden değil, sadece içimden gelmediğinden... Zaten içimde olsaydı da gençken okumaya başlasaydım, zengin bile olabilirdim. Fakat içinden gelmeyen işi yapmamak gerektiğine inanırım: İçinden gelmiyorsa ekonomi sayfasını okumayacaksın, tıka basa yemek yemeyeceksin, karınla sevişmeyeceksin, hatta onunla evlenmeyeceksin, tiksindiğin insanlarla aynı mekanda 9-6 çalışmayacaksın, bir Pazar günü Moda’da çay içmeye gitmeyeceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşsiz kaldığım ve her sabah “Allah’ım, bugün fatura gelmesin” diye dua ettiğim 3 ay boyunca içimden sıklıkla rıhtıma inip gezinmek gelirdi. Sanırım kocaman gövdeleriyle gökyüzünde kıpırtısız durabilen martılara, eski ihtişamlarını çoktan kapı altından süpürmüş Rum evlerinin cesetlerine ve genciyle yaşlısıyla muhitin ucubelerine aşık olmam bu vakitlere denk geliyor. Bütün gün iki satır yazacağım telaşıyla bilgisayar başında oturup, günü sanal sohbetle ve ahkâm yazılarak sosyalleşilen bir Internet sitesinde heba etmenin ardından kıçımı kaldırıp bir tur Kadıköy-Moda yürüyüşü yapmak, hem eklemlerime hem de hezeyanlarıma iyi geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıhtımda kalmakta olduğum ince uzun ve ufak daireden, o çay bahçesine gitmek üzere dışarı adımımı attığımda önce İtalyan Apartmanı’nı görürüm. Her seferinde şaşmaz bir şaşırtıcılık becerisiyle avlar insanı. Ağır olmasına rağmen bir martıya eşlik edip uçuverecekmiş hissiyle köşede bekler durur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu geçip yolumun rıhtıma bağlandığı hafif yokuştan aşağı inerken, o daracık sokağın can çekişen binalarının üstünde süzülen  martıların çığlıklarıyla karşılanmak keyif vericidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu uyduran biziz tabii ki; ben de öncekilerden çaldım, yoksa martıların çığlık attıkları filan yok. Çığlık için korkmak, şaşırmak, kısaca heyecanlanmak gerekir; oysa onlar belki de türdeşlerine günün sıradanlığına dair bir hikaye anlatıyorlar. Öteki ise her zaman kendine göre yontar hikayeyi. Yolda gülümseyerek yürürken karşılaştığın bir kedinin vahşi ormanın en acımasız avcısıyla karşılaşmış gibi tırsak manevralarla kaçması da aynı nedenden kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak martıların verdikleri keyif öylesine gerçek ve sınırsız uçurur ki aşağıdakileri, o sırada binaların kadraja aldığı denizin üstünden geçmekte olan vapurlar bile havalanacak gibi olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıhtım boyunca yürümeye başladığın an ise, gürül gürül akan bir hayatın içine balıklama daldığını hissedersin. Denizin hemen yanı sıra uzanan otobüs ve dolmuş duraklarının gürültücü hareketliliği, caddenin bir an bile durmaksızın akan araç ve insan trafiğine karışır.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martı ve Mangal meyhanelerinin öğleden sonracı müdavimleri, caddeden geçen kadınların kıçlarını göz kararı ölçerken, arada, sana da pis bir bakış fırlatırlar. Onların ayrıcalıklı düşkünlüklerin müsebbibi senmişsin gibi: Karılarının kaçtığı adamsındır, işten atılmalarına neden olan işgüzar insan kaynakları uzmanı ya da onların yerine mutlu olan sıradan hergelenin tekisindir. Ne olursan ol, mutsuzluk ve kendine acımada onlarla yarışamazsın! Sadece şifreli kanalda yayınlanan futbol ligi maçını izlerken heyecanlanır, neşelenirler. Kimi zaman aralarından, oraya nasıl düştüğü belli olmayan bir kaç tipi seçersin. Genelde bir kaç günlük bir işi halletmek için şehre gelmiş olan yabancılar olurlar.O durmadan adını duydukları hayal şehrinin en salaş mekanlarından birinde içmekten mutludurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cam kenarına sırayla dizilip biralarının ılımasını suçunu kadere atan bu “Hay amına koyayım!” klanının arasında olmayı isterim bazen. Hani genel anlamda hayat için olmasa bile, özellikle mevzu gönül meseleleri olduğunda, kendine acımada az çok deneyime sahibim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Patates kızartması kokusu altında meyhanede bira içecek, esnek içme saatlerine uyum gösterebilecek, benzer bir pozisyonda en az on yıl deneyim sahibi özacıyıcılar aranıyor. Arada bir alkol komasına girebilmek tercih sebebidir.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O öğlen de, çay bahçesine yürürken, aynı rotayı takip ediyorum. Birahanelerin ardından, ana caddeyi dik olarak kesen sokaklara gömülmüş ucuz gece kulüplerini ve Romen fahişelerle aşık genç kızların kaçamak meraklısı zamparaların altında terlediği otelleri geçiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moda caddesine geldiğimde güneşin, zaten esmer olan yüzümü karartmaya kararlı olduğunu fark ediyorum. Ona aldırmadan yürümeye devam ediyorum. Çünkü o, ben kendimi bildim bileli beni yakmaya kararlı. Antalya’da, henüz bir çocuk iken, bindiğim dolmuşlarda vurmaya başladı beni. Sanki başkalarına garezi yokmuş, derdi sadece benimleymiş gibi hissederdim. Beni gerçekten bu kadar çok mu seviyordu? Bana bu kadar mı düşkündü ki peşimi asla bırakmadı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk böyle bir şeydir derler, seven asla bırakmaz. Ben sevememişim ki bırakmakta zorlanmadım hiçbir zaman. Bir yıl mı demişti büyükbaba? Çok yanılmış: Kimse işlerini bir yıla bırakmıyor artık; zaman eskisinden çabuk geçiyor! Benim içinse, sadece eski karımın bende bıraktığı iz bu kadar uzun ve derin olabilir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Fakat güneş, o acımasız antik yaratık, bunlardan münezzeh tabii ki. O, sevince, 33 yıl bile unutmuyor. Doğumum, resmi olarak, son günüymüş ilkbaharın. Memleketin ekvatora en yakın yerlerinden birinde doğmuşum. Aya ne kadar aşıksam, güneşten de o kadar korkarım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korkarım çünkü o her zaman içimdedir, bırakmaz ki bir adım öteye, karanlığa, güven içinde gideyim. Her zaman orada olmak zorundaymış gibi davranıyor; buradaki sefaletin aksine onun dünyaya ihtiyacı yok varolmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşin karşısında, çayın acizliğinden dem vurmak bile ona hakarettir.Güneş için, bir bardak çayla dünya arasında fark var mı sanıyorsunuz? Bu durumda bana aşık da değil demek ki! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bizim için fark var: Çay bahçesinden sahile uzanan merdivenlerden inerken; çimler boyunca uzanan, sarılan, konuşan, öpüşen, deniz kokusu burunlarında – “buraya gelerek ne kadar iyi bir iş yaptık” diyen- çiftleri görüp onların çayla farkını düşünüyorum. O çimenlere yayılmış olanlar, aynı hatayı ve aynı haksızlığı defalarca yapmanın keyfinden haberdarlar mı? Fakat çay, güneş gibi parlamasa da, ne kadar kalitesiz ya da kötü demlenmiş olursa olsun hata yapmaz. Bana kalırsa asla yalnız da hissetmiyordur, ama bu konuda kesin konuşma yetkisine sahip değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merdivenlerin nihayetinde bu şehrin en güzel manzaralarından birinin kıyısında olduğumu anlıyorum. Güneş bu sefer denizin üstünde, tuzla buz olmuş alelade bir kristal vazo olarak gözlerime batıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzaklara baktıkça insanın gözünü acıtan bu dramayı çok severim. O yüzden gözlerimi alabildiğine kısar, kırıkların yansıttığı sahneye dalarım. Ufkun ötesinden, sadece düşlerde gidilebilen bir evrenin yalnızlığı, gelir bulur insanı. Lafın gelişi; kallâvi bir çölü getirir deniz, ta içine. Denizden esen tatlı meltem, bir anda Sahra fırtınasına çevirir kendini; gözlerin beşiği dalgalar, soluk kum tepecikleri olurlar; kum tadına döner ağzındaki mayhoşluklar. Yanlış bir simya deneyi gibi, bütün altınların avuçlarında külleşir ve dünyanın varlığına -hiç olmak üzere- karışıverir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin garibi, bu kötü ya da üzücü gelmez. Aksine, berrak bir gökyüzü kadar genişler yüreğin; uçsuz bucaksız bir mutluluk dolar içine ve gözlerini daha çok kısarak bakarsın ufka. Yüzüne salak bir gülümseme yayılır ve nerede olduğunu unutuverirsin.&lt;br /&gt;Sahilde olduğumu unutuyorum ben de, afallamış bir halde yeniden merdivenlerden yukarıya çıkıyorum. Kalabalık grupların şen cazgırlığından mümkün olduğunca uzakta bir yer bulup oturuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garsonlar masaların arasında kaybolmuşlar, ortalıkta görünmüyorlar uzun bir süre.  Ardından birisini yakalayıp sıkıştırıyorum.Hizmet edeceği için memnuniyetsiz görünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne alırsın abi?” diye soruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç düşünmeden yanıtlıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Çay istiyorum...”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-779511426351603583?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/779511426351603583/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=779511426351603583' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/779511426351603583'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/779511426351603583'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/01/mart-bak-ykler-2.html' title='Martı Bakışı Öyküler 2'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-4185221808751525607</id><published>2008-01-10T15:05:00.002+02:00</published><updated>2008-04-29T17:34:52.669+03:00</updated><title type='text'>Aşkın Psikopatolojik Bulguları</title><content type='html'>Lan oğlum,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün “aşk” konusunu, tamamen tıp, fizik, kimya ve coğrafya bilimlerinin parlak ışığı altında, yani mantıklı ve bilimsel olarak ele almaya karar verdim. Umarım elde patlamaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte aşkın bilimsel tanımı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önerme 1:&lt;br /&gt;Aşk, tek kişiliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önerme 2:&lt;br /&gt;Aşk, psikosomatik bir rahatsızlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önerme 3:&lt;br /&gt;Aşk, ekstrem bir sporttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önerme 4:&lt;br /&gt;Aşk, bir yanlış anlamadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önerme 5:&lt;br /&gt;Aşk, en güçlü zayıflık halidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulgu 1 – Aşktaki Kişi Sayısı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk, tek kişilik bir BMX’tir; arka seleye birisini daha oturtabileceğiniz bir Bianchi değil! Zira biz ailecek ikincisine aşk yerine, ilişki diyoruz. Ha bir ilişkide aşk olmaz m›? Olur tabii, eğer ikinizde de BMX varsa bir süre aynı rotada yan yana gidebilirsiniz. Evlilik ise Bisan’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulgu 2 - Karında Uçuşan Kelebekler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gerçeküstü tanımlamadan da anlaşıldığı üzere aşk, insani saçma hislerle taltif edebiliyor. Aşık olma halinde olumlu bir gelişme hissedenlerin karınlarında kelebekler uçuşur; işin sonunun boka saracağını sezenlerde ise eşek arıları… Ne kadar göreceli olursa olsun en nihayetinde aşk,  iki cılız parmakla ezilebilecek bir böcekten başka bir şey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulgu 3- Kalp Çarpıntısı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşık olduğunuz insanı gördüğünüzde salgıladığınız hormonun aslında korktuğunuzda tehlikelere karşı salgıladığınız hormon olması, size de tuhaf gelmiyor mu lan, sayın seyirciler? Bu şerefsiz hormon, adrenalindir. Yani tehlikeli bir anda “aman kesilirsem fazla akmasın” diye kanın içeriye çekilmesini (ki tüylü arkadaşlarda “tüylerim diken diken oldu” ifadesine yol açar), yine “kesilirsem basınç düşecek her yere kan göndermeye devam etmek için daha fazla çalışmam gerek” diyen kalbin güm güm atmasını sağlayan hormondan bahsediyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası siz adrenalini yanlış anlamış ve bunu maşuka atfetmişsiniz. Bundan dolayı, aşık olma becerisi olan insanların sık sık aynı aptallığa düşmelerinin nedeni aslında, ahanda şuraya yazıyorum,  adrenalin bağımlılığıdır! Hani var ya,  “ekstrem sport yapıyoruz” diye dağdan bayırdan atlayan ve bilim çevrelerince bu arıza hareketleri adrenalin bağımlılığına yorulan manyaklar; işte aşk da böyle bir şeydir aziz Romalılar! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, aşkın bir ekstrem sport olduğunu ispatlamanın mutluluğu içerisindeyiz bilim çevreleri olarak. Bundan sonraki çabamız, onu olimpiyatlara “gösteri amaçlı sport” olarak aldırmak için olacak. Şimdi sorarım size; aşkın bir federasyonu olsa ve gençler sokak aralarında aşık olacaklarına, antrenörler filan eşliğinde güzel tesislerde aşık olsalar kötü mü olur? TRT 3 bundan sonra artistik patinaj yerine artistik aşk patinajı müsabakalarını yayınlasa ailecek izlemez miyiz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulgu 4 – Aşırı Alınganlaşma&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk, NŞA (Normal Şartlar Altında”) diye tabir edilen 0 santigrat derece ve 1 atmosfer basınç dengesinin bozulduğu bir mallık olduğu için üzerinde işlem yapılan kimyasal bileşik farklı tepkiler vermeye başlar. Sözgelimi, aşırı basınç altında tutulan bir gaz (mesela metan), sıvı halde saklanabilir ve sübapta sorun varsa patlayabilir (tüpçü). Aynen bunun gibi bünye, karşıdan gelecek her harekete karşı algılama ve etkilenme eşiği düşük olarak bekleyen, tabiri caizse stand-by pozisyonunda bir televizyon gibidir. Maşuk, kazara kıçını kumanda aletinin üstüne yerleştirecek olsa bile “şak” diye açılır. Görüntü güzelliği çanağın kuvvetine ya da kablo bağlantısına yapılıp yapılmadığına bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulgu 5 – Özlemek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşık kişi, yapacak başka işi yokmuş gibi, devamlı maşuku özler. Onunla geçirdiği anlarda mutluluklarla donatılmış bir cennette iken, onsuz anlarında kalbinin sıkıştırıldığı bir cehennemde gibi hisseder. Buradan çıkan sonuç, aşkın ikliminin çöl iklimi olduğudur. Gündüzleri yaşanan hararetin aksine geceleri buza keser, fırtınalar kopar. En nihayetinde gün içindeki sıcaklık farkı bu kadar yüksek olunca, dağ taş demeden korozyona maruz kalmak kaçınılmazdır. Aşık kişinin coğrafyası bir süre sonra un ufak olur oğlum, toza döner.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan en ufak hareketten anlam çıkarma konusunda mutluluk ve umutsuzluk at başı gittiği için de aynı durumla karşılaşılır. Bir an mutlu mutlu sırıtırken, hemen ardındaki an umutsuzluğa ve belirsizliğe düşen bünye yalama olur, civata tutmaz, her an devrilecekmiş hissi uyandırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulgu 6- Yanılsama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce aşık olduğunuz bir insanla yeniden karşılaştığınızda, “lan ben bunun neresine aşık olmuşum!” diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Yalan atmayın, olmuştur. Bunun nedeni “aşkın gözü kördür” ya da “gönül bu ota da konar boka da” (bakın yine aşkın böcek hali) deyişlerinde ifade edildiği üzere; gizli ya da açıktan aşırı hislenme durumunun gönül otobanını kayganlaştırmış olmasıdır. Bu yüzden mukavemet azalır ve en hafif virajda bile kazalar meydana gelir. NŞA’da o virajı 140 ile alabilecekken, hislenmiş yol koşullarında 60 ile devrilir taklalar atarsınız. Kaza sonrası dönüp baktığınızda da  “hacı ya, bu virajda nasıl kaza yaptım anlamıyorum” dersiniz. Lütfen aracınızda zincir, takoz ve çekme halatı bulundurun. Böyle kaygan durumlarda kaza yapıp şarampolün dibinde kalacağınıza, çekersiniz olur biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşık insan sağlıklı düşünemez ve durmadan yanılsamalar içine girer. Böyle bir insana "çok janti tasarımlı bir cep telefonu" diyerek tek dal muz satabilirsiniz. Muhtelemen aldığı cep telefonunun şarjının neden hemen bittiğini anlaması, aşıklık durumu sona erip normale dönene kadar gerçekleşmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulgu 6- Zayıflığın Güçlülüğü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aşk neden en güçlü zayıflık halidir?” diye sorulduğunda,  Ferhat ile Şirin'in hikayesindeki ilk transit tünel çalışmasını hatırlamamak mümkün değildir. Aşk, iki nedenden ötürü güçlüdür: Birincisi; insanlara NŞA’da altından kalkamayacakları işler yaptırır. Janvaljan gibi devasa bir at arabasının altına girip “hobara” diye malzemeyi kaldırabilir. Fakat şerefsiz Viktor, bu hadisenin ardundan Janvaljan’ın bel fıtığına yakalandığından bahsetmez. Zaten o da aşk için kaldırmamıştı arabayı. Evet kötü örnek oldu. Ama bilimde örneğin iyisi kötüsü olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci olarak da, alemi yöneten karakterler bile aşka tutulunca saçma sapan işler yaparlar. Napolyon’dan, Mussolini’ye kadar pek çok karakterin nasıl maymun olup, mahsun mahsun kendi boklarıyla oynayacak hale gelene kadar sıyırdıklarını görebilirsiniz. Schopenhauer ise bu işi, üstü örtülse de aslında aşkın basit hayvani motivasyonlardan (sadece şehvet değil) ibaret olduğunu söyleyerek bir noktayı açıklamayı ihmal eder: O da aslında aşkın doğadan sapma olarak nasıl bir işlevsellik ortaya koyabileceğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan bu zayıflık öylesine güçlüdür ki maşuka hitaben “ben sana aşıksam bundan sana ne!” diyebilen insan evladı da bulunmaktadır. Ben şahsen kendilerini tebrik ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet pek muhterem kendim, bu açıklamalar eşliğinde kendini biraz daha iyi hissedebilir; aklını biraz daha başına alabilir, efendi efendi yazıp çizebilir ve hayatını sürdürebilirsin. Zaten bilim dediğimiz, insanın yüreğine bahar tazeliği saçan yumoş bir açıklama biçiminden, ya da ağza ferahlık veren centerfresh bir kaynaktan başka nedir ki? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi git şimdi bir kahve iç, biraz çalış...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-4185221808751525607?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/4185221808751525607/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=4185221808751525607' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4185221808751525607'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4185221808751525607'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/01/akn-psikopatolojik-bulgular.html' title='Aşkın Psikopatolojik Bulguları'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-4079332347282511481</id><published>2008-01-06T14:38:00.002+02:00</published><updated>2008-04-29T17:35:34.895+03:00</updated><title type='text'>Bahariye Bayramı</title><content type='html'>Kurban Bayramı’nın 3. gününde, havanın soğukluğuna rağmen Bahariye’ye akmış kalabalığın arasında yürüyordum. Bayramı birkaç gün önceden depoladığım filmler eşliğinde içerek geçirme planını başarıyla uyguluyordum.  Bu “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;mükemmel bayram planı&lt;/span&gt;”na rağmen dışarı çıkmak, hele de böyle de gürültücü bir alışveriş güruhu ortalığı sarmışken,  pek harcım olan bir iş değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğu-kaptık-dükkan-gezmeye-koyulduk aileleri,  çeyizine küçük bir ganimet katmak için anasıyla turlayan “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;iyi aile kızı tornası&lt;/span&gt;” ürünleri, dik saçlarındaki jöleler soğuktan buz parıltısına bürünmüş taze ergenler ve benim gibi yılbaşı hediyesi almaya çıktığı halde konuya dair hiçbir fikri olmadığı için aval aval bakınarak gezenler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik bu sefer bir değil iki hediye almam gerekiyordu: Bir yandan eski eşimin iki gün sonraki doğum günü için bir şeyler bulmalıydım, öte yandan işyerindeki yılbaşı hediyeleşmesinde adı yazılı küçük kağıdı çektiğim ajansın sekreteri için… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir pasajı baştan aşağı dolaştım. Kıyafetler, kıyafetler, gümüşler, kıyafetler. Hepsi birbirinden zevksiz; zevkli olan nadir parçalarsa birbirinden pahalı. Daha kolay bir yolu olmalıydı; bulmanın, seçmenin, almanın ve vermenin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak hayata karşı kararsız olan insanlar için seçeneklerin varlığı özgürlük değil, baş belası bir durumdur. Kimsenin senin yerine tercih yapmasına izin vermeyecek kadar da tırt bir küstahlık varsa, kararsızlık zihinsel bir masa tenisi maçına döner. İki taraf da sensindir; bir oraya koşturur servis atarsın, bir diğer tarafa zıplar servisi karşılaşsın. Eğer kendine iyi bir rakipsen, setler uzadıkça uzar.  Öyle ki bu kararsızlığın kaynağı, her iki durumun artı ve eksilerini en ince ayrıntısına kadar görebilme becerisi ise bunların akıl tartısının iki ucuna yerleştirilmesi günler, aylar hatta yıllar alır. Teker teker, büyük parçalardan başlamak üzere her iki kefeye yerleştirmeye başlasın. En küçük parçaları bile özenle koymayı istemen, kafandaki bütün nöronların ambale oluncaya kadar kimyasal manyağına dönmeleriyle sonuçlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani ortada ilk kez karşılaştığın, tek bir “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;şey&lt;/span&gt;”in alınıp alınmaması kararı olsa iş kolaydır. Çünkü burada –onbeş yıldır kendime söylediğim üzere- tek bir kural geçerlidir: Doğru Terazi Seçimi! Bu kural şunu söyler: Pazarcı terazisi, patates tartmak içindir; sarraf terazisi ise altın için. Pazarcı terazisiyle altın tartmaya kalkarsan, tarttığının hakiki değerini kaçırırsın; sarraf terazisiyle patates tartmaya kalkarsan da terazinin ağzına sıçarsın. Sözgelimi; insanlarla kurdukları ilişkilerde hayal kırıklığına uğrayıp mızmızlık yapanlar, sarraf terazisinin içine öküz yerleştirmeye çalışmış olan ahmaklardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak işin ucunda geri kalan tüm değişkenlerden bağımsız olmayan, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;ceteris paribus&lt;/span&gt;’un anlık tek-tercih yanılgısının dışında bir seçim meselesi varsa işler karışır. Bir karar tüm rotayı değiştirecektir: Ölene kadar içtiklerin, yediklerin, sıçtıkların, güldüklerin, ağladıkların, kısaca her şey değişecektir. Bu noktada iki kefeli denklem, kararsızlık pazarının olağan siftahsız günlerinden birinin sağlamasını yapmaktır. Bütün pazarcılar tartıyor, bütün müşteriler bakıyor ama alışveriş yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski sevgilin barışmak mı istiyor? İyi günler, kötü günler… Mutlu anlar, kavgalar… Sıcak bir kucak, farklı beklentiler… Şimdi vaat edilen “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Yeniden denemek için çabalayabiliriz&lt;/span&gt;”, eskiden söylenmiş olan  “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Sanırım artık yürütemiyoruz&lt;/span&gt;”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki iş teklifinden hangisini seçeceksin? Yüksek maaş, az çalışma… Sosyal haklar, sıcak ve dostane bir ortam… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her seçim, gayet adil gözüken bir ödül-bedel dengesi üzerine inşa edilmiş.  Her seçeneğin senden bekledikleri ve sana vermeyi vaat ettikleri arasında kurulan ve asla bozulmayacakmış gibi görünen bu dengede, her seçim aslında Araf’tır. Neyi seçersen seç; bir yakasında cennet, öteki yakasında cehennem olacak. Ödemek zorunda olduğun bedelin türüne göre, bir ödülle karşılanacaksın. Belki de “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;ödül&lt;/span&gt;” kelimesinin, “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;ödemek&lt;/span&gt;” ve “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;ödün&lt;/span&gt;” kelimelerine bu kadar benzemesinin nedeni de budur! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mango! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahariye Mango’nun kadınlara  bedava giysi dağıttığı bir gün olmalıydı. Kapıda durup içeriye baktığımda içerideki kadın sürülerini gördüm. Genci, yaşlısı, çocuğu kendi yaşlarına ve türlerine has bir cezbe kapılmış; oradan oraya savruluyorlardı. Daha önceleri oraya girmemek üzere büyük çabalar sarf etmiş, yaz kış demeden dışarı eşimin çıkmasını beklemiştim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar kalabalık olduğuna, daha doğrusu kadınları bu kadar çektiğine göre; “Beğenir mi, beğenmez mi?” sorusunu kafamda fazla çevirip kararsızlığının terazisini daha fazla yalama yapmadan sonuca gidebilirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvenlik görevlisiyle gözgöze geldik. Derin bir nefes çekip -bu içime çektiğim son taze nefes olabilirdi- içeriye daldım. Birkaç adım atmıştım ki donup kaldım. Her biri bir o yanan bir bu yana koşturuyordu. Bir grup kadın, karşılıklı olarak merdivende sıkışıp kalmıştı. Bir kısmı evde ya da kapıda bekleyen kocalarına göstermedikleri mıncıklama şevkini yün kazaklar ve deri ceketlerle tatmin ediyorlardı. Kasanın önünde 80 öncesi yağ-gaz kuyruklarını andıran ama onlardan açgözlü bir tüketim hevesiyle ayrılan bir bekleyiş vardı.  Dışarı kaçtım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin bir nefes çektim; taze ve soğuktu. İstediğim buydu! Hayır, eve dönmeli ve buz gibi bir bira açıp, yarım bıraktığım filme devam etmeliydim. Buraya geldiğimi unutabilecek hafıza becerisine sahiptim. Hediyeler? Vermesi güzel ama seçmesi zor olan hediyeler? İki gün sonraki doğum günü? Yılbaşı kutlaması? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri dönüp içeri girdim. Bu vahşi ormanın derinliklerine dalmayacak, bunun içinde kaybolmayacaktım. Hemen kenardaki eşarp, atkı ve berelere yöneldim. Elimi attığım ilk atkıyı gösterip, imanı çoktan gevremiş görevli kıza gösterdim: “Bunu istiyorum!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kararsızlarla ilgili son bilgi: Ya seçeneklerin ikisini de kaybederler ya da ani bir hareketle birini seçerler –ki genelde bu seçtikleri de yanlış olan tercih olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii ki” dedi kızcağız ama daha sonra üzerine “Bunun şuyu yok mu?”, “Şu nerede?” diyerekten saldıran bir grup deli kadının avı oldu. Atkı elimde kalakaldım. Ödeme kuyruğu uzundu: Herkesin binlerce kredi kartı vardı. Onlardan uygun olanı seçeceklerdi. Merkezin POS makinesine verdiği yanıt beklenecekti. Sonra o minik kağıtlar imzalanacaktı. Bedel kontrol edilecekti. Kredi kartı ve fişler cüzdana yerleştirilecekti. Cüzdan çantaya girecekti. Çanta kola  geçirilecekti. Torbalar alınacaktı. O güzelim manifaturacılara ne oldu Yarabbim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçtım. Bir kez daha. Hani şans eseri, renkli Hindistan elbiseleri ve el örgüsü kışlıklar satan o küçük dükkanı görmesem hiçbir şey almadan dönecektim. Buradan bir şeyler alamazsam hiçbir yerden alamayacağımı fark ettiğimden oradaki seçimim çok kolay oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimde poşetler eve gitmek üzere Altıyol’dan aşağıya doğru inerken, kaldırımdaki kalabalığa rağmen içim rahattı. Kahramanımız; soğuk havada azalan enerjisine rağmen tekinsiz bir caddeyi baştan sona geçmiş, vicdansız alışveriş kadınlarının ani pençe ataklarını bertaraf etmiş, orospu çocukluğunda ustalaşmış satıcı adamları atlatmış ve nihayetinde de kararsızlık canavarına son darbeyi indirmişti. Bütün bu mücadelede azalan “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;can&lt;/span&gt;”ını da evindeki birasal “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;medical kit&lt;/span&gt;” sayesinde “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;full&lt;/span&gt;” yapabilir, “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Mission Completed!&lt;/span&gt;” ibaresinin tadını çıkarabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ıslık duydum. Yanımdan hızlıca geçen iki üç kız kıkırdaştılar: “Bu ne ya!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyi kastettiklerini ancak birkaç saniye sonra anladım. Uzun boylu, güzel bir kız kalabalığın bakışlarına, gözlü ve sözlü tacizlerine aldırmadan karşımdan geliyordu. Uzun ve biçimli bacakları, bir karışlık mini eteğin altından, onları kavrayan sarımtırak naylon çorapların simlerinden dolayı parlıyordu. Üzerindeki hafif ceket, mini eteğin seviyesinde kesiliyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümde yürüyen iki kadından birisi resmen durdu ve dönüp kıza bakarak: “Aa resmen manyak bu karı!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstifimi bozmadan yürümeye devam ettim. Beni eve götürecek yola saptığımda, arkasını dönen kadınla yanındaki kızın hemen peşim sıra, vakanın yorumu yaparak yürüdüklerini fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Götüne kadar açmış kadın ya!”&lt;br /&gt;“Gösterme meraklısı işte bunlar. Donuna kadar gösterecek illa”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulağım onlarda olduğu için biraz yavaşlamıştım. Beni geçtiler. Az önce kıza bakıp “manyak” diyen kadın, içine nasıl sığdığını kestiremediğim kot pantolonuyla, yere yakın götünü savura savura yürüyordu. Pantolonun kıç kısmına, birbiri içine geçen yayları takiben sarı, parlak boncuklar dikilmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu soğukta deli midir nedir?”&lt;br /&gt;“Yok ya dikkat çekmek için her şeyi yapar böyleleri”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadının dip boyası gelmiş saçları, soluk bir sarıya boyanmıştı. Yanındaki ise ondan daha genç, siyah saçlı bir kızdı. Belki de yanındakinden bir karış daha uzundu. Her ikisinin de uzun bacaklı, mini etekli kıza öfkelendikleri kesindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; “Evet ya! Dikkat çekmek için neler yapıyor insanlar!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aramızdaki fark artarken “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;can&lt;/span&gt;”ımın hızlıca azalmaya başladığını fark ettim. Belki de yanımdan, son enerjimi de emerek geçmişlerdi. Torbalardaki tüy kadar hafif, yünlü hediyeler gitgide ağırlaşmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya bu kıyafetle Üsküdar’da dolaşsa var ya…” dedi götü yere yakın, sarı saçlı kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Var ya… Çatır çatır sikerler bunu!” diye yanıtladı yanındaki genç kız, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hem de nasıl sikerler!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Game Over!&lt;/span&gt;”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-4079332347282511481?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/4079332347282511481/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=4079332347282511481' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4079332347282511481'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4079332347282511481'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/01/bahariye-bayram.html' title='Bahariye Bayramı'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-295425002094697650</id><published>2008-01-04T18:40:00.002+02:00</published><updated>2008-04-29T17:35:39.930+03:00</updated><title type='text'>Bazen Kusuruma Bakmayın</title><content type='html'>Yazarı köteklik derecesinde bir şerefsizdir ama aşağıdaki şiiri hislerime tercüman, ruhuma hezeyan bulduğum için fazla lakırdı etmeden koyayım (blog'a ekleme babında) dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAZEN KUSURUMA BAKMAYIN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen ben&lt;br /&gt;Korkuyorum,&lt;br /&gt;Bazen sen&lt;br /&gt;Çıkınca karşıma&lt;br /&gt;Apansız köşelerinden&lt;br /&gt;Boyasız, sıvasız, kaçak &lt;br /&gt;Bir hayatın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen ben&lt;br /&gt;Çarpıyorum sana,&lt;br /&gt;Bazen sen&lt;br /&gt;Ben oluyorsun çarptığımda.&lt;br /&gt;Kendime bakıp &lt;br /&gt;Utanıyorum:&lt;br /&gt;"Kusuruma bakmayın!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaman Sert&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-295425002094697650?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/295425002094697650/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=295425002094697650' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/295425002094697650'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/295425002094697650'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2008/01/bazen-kusuruma-bakmayn.html' title='Bazen Kusuruma Bakmayın'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-3110348779937633663</id><published>2007-12-21T01:34:00.002+02:00</published><updated>2008-04-29T17:35:45.965+03:00</updated><title type='text'>Rıhtım Alkolikleri</title><content type='html'>Sokak alkolikleri Kadıköy’ün gülleridir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeminle başka bir yerde bu kadar terbiyeli sokak insanları görmedim. Hani gelecekte biri kafayı çizer de falçata sallar o ayrı mesele. Ancak onları Taksim’in sokak ayyaşlarından ayırt eden özellik tuhaf bir çizgiye sahip olmalarıdır. Sözgelimi, Yalçın takım elbiseyle, yanı başında radyo, Martı Birahanesi’nin önünde yatar kimi zaman. Ya da Mehmet vardır… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelde takıldığı spor tarzın aksine o akşam takım elbiseliydi Mehmet. Kaldığı bahçenin önündeki boyacının yanına oturmuş çay içiyordu, beni fark etmedi bile.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“Mehmet naber?” dedim. Yerin yedi kat altına gömdüğü gözlerini çıkarıp bana baktı ve gülümseyerek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vay abi!” dedi, ardından tiyatrosunu oynamaya koyuldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pek iyi değil abi ya. Sinyalizasyon durumları sakat, beş kuruş yok cepte! Baksana çay içiyorum” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çay iyidir oğlum” dedim, “Her zaman alkol olmaz, yorar bünyeyi…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerini tuttu yere paralel:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abi ya” dedi, “Kriz geliyor içmeyince!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerine baktım. Ben o şekil tutsam ellerimi, yeminle daha fazla titrerdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abim bir bira parası verir bana!” Sarıdan kahverengiye dönen dişleri kamaşıyordu. Çıkarıp iki lira verdim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir bira alırsın”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet gerçekten ilginç bir tiptir, sokak adamı gibi gözükmez. Araştırın Google’dan Christopher Marlowe’u, karşısına çıkan ilk resimdeki adam Mehmet’tir. Uzun saçlar, tuhaf ince bir top sakal, acıklı bakışlar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi zaman kankası Veysel’le kavga ederken yakalarım onu. Bu Veysel’e bağırır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lan amına koyayım senin! İbnenin tekisin sen! Sikik herif!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veysel sesini çıkarmadan yoldan geçenlere bakar. Ben de geçerim, o vakitlerde hiç konuşmam. Karı koca kavgası arasına girmek istemeyen pısmış bir karakter olarak, beni Eminönü’ne götürecek motora doğru yürürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet’i çay içerken yakaladığımda Veysel hapisteydi. Güya birisi kimliğini çalıp naylon fatura düzenlemiş. Ama gerçekte ne olduğu kimse bilemez! Böyle bir uzlaşmaları vardır, söylenenden asla emin olamazsın.  Mesela Mehmet de hapse girmiş; Samsun’da nasıl yattığını anlatmıştı bir vakit.  Bahariye’de bir bankta uyurken ona sataşan zengin velede cebindeki 7.45’lik ile karşılık vermiş. İçlerinden biri yaralanmış. Bunu da bir şekilde derdest etmişler. Hapse girişini anlatırken, daha önce yaptığı Kadıköy-Topkapı hattı halk otobüsü muavinliğini özlemle anıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abi bir zamanlar çalışıyordum valla!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silah hikayesine ise ancak bir gece kolu kanlar içindeyken inandım. Veysel’le birlikte bana beraber takılmaya söz verdirttiği bir arka bahçe vardı. Onların sığınağıydı burası. Veysel’in hapiste olduğu bir vakit Mustafa’nın dükkanına bira almaya gidiyordum. Mehmet’in ceketi sıyrılmış, kolu kana bulanmıştı. Çizik çizik koluna kendisinin işkence ettiği belliydi. Köşedeki eczanenin sahibi onu ikna etmeye çalışırken geldim ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Amirim” dedi, “Amirim sen beni bilirsin!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eczacı bana baktı. Küpeli ama bıyıklı bir adamdan polis amiri olup olmayacağını tarttı önce. Ardından ben sesimi çıkarmayınca ikna olmuş gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gel şu kolunu halledelim” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet titrer halde arka bahçesinde konakladıkları kokoreççiyi gösteriyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abi, onların kazanlarını çalmışım! Amirim sen beni bilirsin, dokunur bana böyle iftiralar!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet, ayakta duramıyordu ama kendisini çizmişti. Çalıp sattığı iddia edilen bir kazan uğruna. Üç beş metre öteden olayı izleyen kokoreççi Mehmet’in “amirim” bağırışları üzerine dükkanına yöneldi. Elemanları içeriden bizi izliyorlardı.&lt;br /&gt;“Amir” miydim? Bu hoşuma gitmiş miydi? İnsanların korktukları bir varlık olmak, iktidarın en görünür halidir. Evet, hoşuma gitti! Mehmet ya dumanlı kafasından dolayı ya da tamamen bir dram çevirmek adına beni “amir” ilan etmişti. Evet, bir gizli polistim . Arada sırada kokoreç aldığım adamın bana bakışı değişmişti, tanımadığım eczacının bakışı değişmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biliyorum seni Mehmet” dedim, “şimdi gir içeriye de adam pansuman yapsın! Bir daha da kendini böyle durduk yere çizme!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimle, öylesine güven telkin etmek için, hafifçe beline vurduğumda elime bir metal çarptı: Bir silahtı! Mehmet silahlı olduğunu anladığımı fark edince:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abi valla bir arkadaşın emaneti” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüp uzaktan bizi izleyen kokoreççiye baktım; gerçekten şanslı hergeleydi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geç içeri” dedim, “geç de pansuman yapsınlar, kolun kanıyor!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eczacıyla beraber içeri girerken son lafımı ettim ardından:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir daha yapma be Mehmet!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar her yeri aydınlık eczaneye gömülürlerken ben de Mustafa’ya doğru yürümeye başladım. Mehmet silahlıydı. Korktuğu için mi sıkmamıştı? O Marlowe kılıklı genç, deli ayyaş, çorba kazanını çaldığını iddia eden kokoreççiye öfkelendiği için kendisini kesmişti. Belinde silah olduğu halde, daha önce yaptığını yapmamak için mi eli oraya gitmemişti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa her zamanki gibi gülerek karşıladı beni:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Selam Harun baba!”&lt;br /&gt;“Selam Mustafa abi!&lt;br /&gt;“Nasılsın?"&lt;br /&gt;“Bilmiyorum! Nasıl olduğumu bilmiyorum, ama bir büyük rakı istiyorum…”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-3110348779937633663?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/3110348779937633663/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=3110348779937633663' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3110348779937633663'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3110348779937633663'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/12/rhtm-alkol.html' title='Rıhtım Alkolikleri'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-6314701853855794616</id><published>2007-11-04T22:14:00.002+02:00</published><updated>2008-04-29T17:35:52.447+03:00</updated><title type='text'>Holeşk - Yazık Günah Lan!</title><content type='html'>It's a Sin - Pet Shop Boys&lt;br /&gt;(Evet taş çaldım - Kedi Köpek Dükkanı Piçleri)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(hacı maç 20 saniyeye başlıyor şarkıyı hızlı söyle de maçı kaçırmayalım)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;maziye bakınca şöyle bir&lt;br /&gt;ulan ne çok halt yemişim diyorum&lt;br /&gt;ne ettiysem her zaman kabak benim başıma patladı&lt;br /&gt;kiminle nerede nasıl okey oynarsam oynayayım&lt;br /&gt;her seferinde taş çalmışlığım vardır,&lt;br /&gt;alışkanlık işte&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet taş çaldım...evet taş çaldım...evet taş çaldım&lt;br /&gt;yaptığım herşey, bastığım her düğme, yürüdüğüm her yol, tercih ettiğim her doğru...&lt;br /&gt;bir taş çaldık diye de abartmayın lan artık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;okulda efendi uslu olmasını öğrettiler de&lt;br /&gt;ben ortaokuldan terkim&lt;br /&gt;bundan dolayı pek takmam bunları.&lt;br /&gt;bizimki beni okuldan alıp kaportacıya verdi.&lt;br /&gt;evet taş çaldım...evet taş çaldım...evet taş çaldım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peder bey ben kahvedeyim geç gelirim.&lt;br /&gt;son iki el valla ya, elde de çift okey var.&lt;br /&gt;hacı bizim çayları tazele, yancılara da getir.&lt;br /&gt;valla bizim peder de vıdı vıdı konuşup canımı sıkıyor zaten. &lt;br /&gt;şeytan diyor bas git.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet taş çaldım...evet taş çaldım...evet taş çaldım&lt;br /&gt;yaptığım herşey, bastığım her düğme, yürüdüğüm her yol, tercih ettiğim her doğru...&lt;br /&gt;bir taş çaldık diye de abartmayın lan artık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(ahanda sıfıra düştük! hesap da size kapak olsun)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinali için&lt;br /&gt;http://www.azlyrics.com/lyrics/petshopboys/itsasin.html&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-6314701853855794616?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/6314701853855794616/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=6314701853855794616' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/6314701853855794616'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/6314701853855794616'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/11/holek-yazk-gnah-lan.html' title='Holeşk - Yazık Günah Lan!'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-5400500248573960813</id><published>2007-11-04T22:03:00.002+02:00</published><updated>2008-04-29T17:36:00.475+03:00</updated><title type='text'>Holeşk - Yaz Süper Lan</title><content type='html'>Summertime - Nina Simone&lt;br /&gt;(Yaz süper lan - Ninesi limon)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaz vakti ve hayat keka&lt;br /&gt;Bizim yazlığın orada kefaller nah kolum kadar olmuş.&lt;br /&gt;Pamuk taban fiyatı da yükselince&lt;br /&gt;Senin peder voliyi vurmuş.&lt;br /&gt;Anan güzel mi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dandini dandini dastana&lt;br /&gt;Danalar girmiş bostana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sabahların birinde,&lt;br /&gt;Peder diyecek "eşek kadar&lt;br /&gt;adamsın bir baltaya sap olmadın!" &lt;br /&gt;Sonra seve seve çalışacaksın&lt;br /&gt;(Oh kol gibi girdi di mi!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinali için&lt;br /&gt;http://www.lyricsdepot.com/nina-simone/summertime.html&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-5400500248573960813?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/5400500248573960813/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=5400500248573960813' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/5400500248573960813'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/5400500248573960813'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/11/summertime-nina-simone-yaz-vakti-ninesi.html' title='Holeşk - Yaz Süper Lan'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-2625040285390008693</id><published>2007-11-04T21:49:00.003+02:00</published><updated>2008-04-29T17:36:08.125+03:00</updated><title type='text'>Holeşk - Yolda İlerle!</title><content type='html'>Hey You - Pink Floyd &lt;br /&gt;(Hüop Hacı- Pembe Fil)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüop hacı, soğukta ne bekliyorsun&lt;br /&gt;Tek başına ve telleri kadayıf olmuş bir kıçla?&lt;br /&gt;Duyuyor musun beni alo?&lt;br /&gt;Hüop hacı, koridorda bekleme öyle,&lt;br /&gt;Kıçın buz tutacak. Hişşt daltarak!&lt;br /&gt;Duyuyor musun beni alo?&lt;br /&gt;Hüop hacı söyle de bari lambayı kapatmasınlar,&lt;br /&gt;Artistik yapan olursa iki tane çakarsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüop hacı, harbiden orda tek başına napıyorsun lan?&lt;br /&gt;Ara 900'lü hatları, &lt;br /&gt;Hatunlar "dokandır" diyorlar valla.&lt;br /&gt;Hüop hacı, kulağı duvara dayamışsın da&lt;br /&gt;Yandakileri mi dinliyorsun lan?&lt;br /&gt;Ayıp lan, gel beni de dinle bari!&lt;br /&gt;Hüop hacı, bir el at da şu taşı sürükleyelim bir duvarın dibine doğru.&lt;br /&gt;İvi tivi yaparsan yüreğini deşerim,&lt;br /&gt;Dalağını alırım olan o olur!&lt;br /&gt;Bekle lan geliyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulan bir fantezi de yaptırmıyorsunuz adama!&lt;br /&gt;Duvarlar yüksek rönte yatamıyoruz&lt;br /&gt;Gördüğün gibi.&lt;br /&gt;Geçenlerde bizim bir arkadaş denedi;&lt;br /&gt;Kıçını yırttı ama duvarı geçemedi&lt;br /&gt;Beyni sulandı zavallımın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüop hacı, oğlum yolun ortasında ne duruyorsun lan mal gibi?&lt;br /&gt;Lafımızı dinle bir hele.&lt;br /&gt;Bir el atalım süper ortam varmış duvarın arka tarafında.&lt;br /&gt;Lan öte taraftakiler!&lt;br /&gt;Oğlum bundan hayır yok, bari siz bir yardım edin lan Allahsızlar!&lt;br /&gt;Duyuyorum içip içip şişeleri kırıyorsunuz orda&lt;br /&gt;Alem yaptığınızı bilmiyor muyum lan!&lt;br /&gt;Lan oğlum şu garibana da bir yardım edin,&lt;br /&gt;Anca beraber kanca beraber.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinali için&lt;br /&gt;http://www.lyricsfreak.com/p/pink+floyd/hey+you_20108696.html&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-2625040285390008693?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/2625040285390008693/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=2625040285390008693' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/2625040285390008693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/2625040285390008693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/11/holek-yolda-ilerle.html' title='Holeşk - Yolda İlerle!'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-8002639599449418788</id><published>2007-11-04T21:44:00.003+02:00</published><updated>2008-04-29T17:36:32.517+03:00</updated><title type='text'>Holeşk'e Giriş</title><content type='html'>Lan hacı &lt;br /&gt;Hatırlıyor musun, bir zamanlar Hasta Olunası Ecnebi Şarkılar Külliyatı (HOLEŞK) yapmıştın Sosyomat'ta. &lt;br /&gt;Onu  hazır blog filan varken yeniden canlandıralım diyorum. Ne dersin ha, eski ekibi toplasak?&lt;br /&gt;Bak başlangıç olarak The Doors'tan atalım bir tane...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A Feast of Friends - The Doors&lt;br /&gt;(Eş Dost Sofrası - Eşikler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vay anasını,içime kurt düştü lan!&lt;br /&gt;Maslak'ın acımasız&lt;br /&gt;binalarının ışıkları altındayız.&lt;br /&gt;Kıçlar baş olmuş,&lt;br /&gt;İt herifler ve onların orospuları&lt;br /&gt;İşçimin çiftçimin üstüne&lt;br /&gt;Yamalı donları uygun görüyorlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O karanlık yüzler beni hasta ediyor!&lt;br /&gt;Boyalı basın üst katlardan izliyorlar,&lt;br /&gt;Gecekondu mahallelerini.&lt;br /&gt;Bahçemde güller açsın istiyorum,&lt;br /&gt;Uyuz etmeyin adamı!&lt;br /&gt;O lâller &lt;br /&gt;çamurda debelenen düşkünlere&lt;br /&gt;verilsin.&lt;br /&gt;Ama insanlıktan çıkmış alem,&lt;br /&gt;Kan emerek yaşıyor şerefsizim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlum Papaz'ın Bağı’na gitmek için&lt;br /&gt;bizi bekliyorlar.&lt;br /&gt;Nevaleyi hazırlayıp yola düşelim;&lt;br /&gt;zira tipini siktiğiminin ölümü ne zaman gelir belli olmaz!&lt;br /&gt;Hayat fani, ölüm ani oğlum!&lt;br /&gt;Geçen gece Süheyla'yı yatağa atmıştın, ya onun gibi&lt;br /&gt;-güya kankandı ayıp lan! Ayrıca ben o karıdan tırsıyorum vallahi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lan ölünce kanat manat çıkacakmış!&lt;br /&gt;Ben istemem arkadaş ne öyle yumoş gibi!&lt;br /&gt;Kartal gibi pençe versinler yeter bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hacı orada para derdi, karı derdi yok!&lt;br /&gt;Ooh valla kafa dinleyeceğiz diyorum da,&lt;br /&gt;Arada zebaniler dürtecek diye de tırsıyorum lan!&lt;br /&gt;Neyse böyle ot gibi yaşamaktan iyidir.&lt;br /&gt;Oğlum bizim peder yemeğe çağırıyor ama&lt;br /&gt;Gitmeyeceğim iki el daha kılıç atalım&lt;br /&gt;Var mısın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orijinali için:&lt;br /&gt;http://www.lyricsfreak.com/d/doors/a+feast+of+friends_20042759.html&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-8002639599449418788?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/8002639599449418788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=8002639599449418788' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/8002639599449418788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/8002639599449418788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/11/holeke-giri.html' title='Holeşk&apos;e Giriş'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-4000289153529624249</id><published>2007-09-16T15:49:00.003+03:00</published><updated>2008-04-29T17:36:39.821+03:00</updated><title type='text'>ya evde yoksam</title><content type='html'>naber lan!&lt;br /&gt;ya evde yoksam, ne bok yiyecem oğlum!&lt;br /&gt;hayır hacı mesele o değil, şarkı aklıma takıldı. cemal safi yazmış şiiri, orhan kencebay şarkı yapmış. kendime göre yeniden yazacağım, yine “megaloman” diyecek ahali. oysa yeminle megalomaniden değil oğlum yalnızlıktan! sadece yalnızlıktan… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya Evde Yoksam&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkımla ne garip hallere düştüm!&lt;br /&gt;Her şeyim tamam da bir bendim noksan!&lt;br /&gt;Yağmur yaş demeden yollara düştüm,&lt;br /&gt;İçim ürperiyor, ya evde yoksam!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbisem gündelik, pabucum delik,&lt;br /&gt;Haberim olsa da sobayı yaksam.&lt;br /&gt;Yağmur iliğime geçti üstelik!&lt;br /&gt;İçim ürperiyor, ya evde yoksam!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarhoşsam kapımı çaldığım anda,&lt;br /&gt;Fahişeler gibi açık saçıksam!&lt;br /&gt;Bir de ufak rakı varsa masamda!&lt;br /&gt;İçim ürperiyor, ya evde yoksam!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakkala gitmeme lüzum kalmasa,&lt;br /&gt;Durumu anlardım takvime baksam!&lt;br /&gt;Allah vere misafirim olmasa,&lt;br /&gt;İçim ürperiyor, ya evde yoksam!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvırcık marulum vardır inşallah;&lt;br /&gt;Bir salata yapsam, bol limon sıksam.&lt;br /&gt;Benim de iştahım iyi maşallah!&lt;br /&gt;İçim ürperiyor, ya evde yoksam!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahlara kadar içsem, sevişsem&lt;br /&gt;Ne ben işe gitsem, ne ben ayılsam,&lt;br /&gt;Derin bir uykunun dibine düşsem!&lt;br /&gt;İçim ürperiyor, ya evde yoksam!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar üşüdüm, nasıl acıktım!&lt;br /&gt;İlk önce sıcacık banyoya soksam,&lt;br /&gt;Sanırım şu anda denizden çıktım,&lt;br /&gt;İçim ürperiyor, ya evde yoksam!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış mı aklımda kalmış acaba!&lt;br /&gt;Muhabbet sokağı numara doksan.&lt;br /&gt;Boşa mı gidecek bu kadar çaba!&lt;br /&gt;İçim ürperiyor, ya evde yoksam!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya yolu kaybettim, ya ben kayboldum!&lt;br /&gt;Ne olur bir yerden karşıma çıksam!&lt;br /&gt;Tepeden tırnağa sırsıklam oldum!&lt;br /&gt;İçim ürperiyor, ya evde yoksam!..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-4000289153529624249?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/4000289153529624249/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=4000289153529624249' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4000289153529624249'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4000289153529624249'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/09/ya-evde-yoksam.html' title='ya evde yoksam'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-4715564265509317366</id><published>2007-09-10T13:48:00.002+03:00</published><updated>2008-04-29T17:36:48.161+03:00</updated><title type='text'>kadıköy benim galapagos'umdur!</title><content type='html'>Kadıköy benim Galapagos'umdur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Galapagos neresi?" diye soracak olursan, "Harun Yahya'nın doğum yeridir" derim. Ama Kadıköy'ün can damarı rıhtımdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıhtım; martıların güruh halinde binaların tepelerine konup, sevişip, sıçabildikleri Kadıköy muhitidir. Her ne kadar "On the Waterfronts" atraksiyonu olmasa da, "Midnight Cowboy" havası hiç kaybolmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu güzide muhiti tanımaya kalkarsak; popülasyonu martılar, midyeler, kediler, kaçak CDler, denizanaları (deniz kısmında), minibüsler ve insanlardan oluşur. Bu  karbon, silikon ve azota  dayalı yaşam formları birbirleriyle ilginç bir ilişki içerisinde yaşarlar. Martıları şerefsizdir, başka bir yerin martılarına, söz gelimi Marsilya martılarına benzemezler. Bak Marsilya martılarına, Avrupa görmüş efendi kuşlardır hepsi. Rıhtım martıları ise Dünya Martı Cemaati'nin Romanları, çingeneleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Midyeler genellikle midyeliğin pirinçli halinde bulunurlar. Size tavsiyem gözünüze bir midyeci kestirin ve midyeyi hep oradan alın. Bir süre sonra, "Bu da benden olsun abi" diyerek fazladan midye veriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kedileri genellikle, harika Rum evlerinin olduğu ara sokaklarda yaşarlar ve belirli noktalara, düzenli olarak yiyecek bırakan yalnız teyzeler tarafından yemlenirler.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçak CDler, Yazıcıoğlu İşhanı çevresinde kümelenirler. Suratınıza 50'lik paket olarak fırlatılmadıkları sürece zararsızlardır. Ancak aynı şeyi denizanaları ve minibüsler için söyleyemeyiz. Analar denizi işgal edip fütursuzca çoğalırken, minibüsler aynı işi karada yaparlar. Siz karşıdan karşıya geçerken, ara sokaktan artere ulaşmaya çalışan  bir minibüsün duracağını sakın ola düşünmeyin! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar ise kısmen ucube halinde  bulunurlar: Dilenciler, şarapçılar, sefalete gömülmüş tek göz oda insanları çok fazladır. Ben şu ana kadar zararlarını görmedim ama yine de seyyar satıcılarla ya da büfecilerle kapışmamanızı tavsiye edebilirim.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhitin teknik olarak Rasimpaşa  ve Yeldeğirmeni mahallelerini kapsaması gerektiği düşünülse de, bence "Rıhtımlı" hisseden herkes "Rıhtımlıdır" hacı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıhtım'da bolca martı bulunduğundan "martı dövme siporu"  için  ideal bir mekandır. Ancak sonra Martıları Koruma Derneği diye şerefsiz bir kuruluş insanın peşine düşüp, eşi dostu rahatsız edebiliyor, "Bu hayta nerede?" diye. Zira adım "martı dövücüsü"ne çıkmış; nerede kolu kanadı kırık, gözü morarmış bir martı görseler,  "bu şerefsiz dövmüştür" diye başıma ekşiyorlar hacım ya! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadıköy, benim Galapagos'umdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oh mis gibi martı boku!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-4715564265509317366?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/4715564265509317366/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=4715564265509317366' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4715564265509317366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/4715564265509317366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/09/rhtm-neresidir.html' title='kadıköy benim galapagos&apos;umdur!'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-7319172023051017077</id><published>2007-08-20T23:49:00.002+03:00</published><updated>2008-04-29T17:37:00.858+03:00</updated><title type='text'>yaklaşık 7 ay sonra</title><content type='html'>Naber hacı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle aşağılara doğru bir okudum da, 7 ayda neler değişmiş diye. İş bulman dışında hayatında çok farklı bir değişme yok galiba.(Hani bir Aysel var arada  “çekil başımdan” dediğin, odur belki!) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görebildiğim kadarıyla biraz daha durulmuşsun. Yorgun musun koçum? Eh 9-7 mesai, haftada 6 gün durultur insanı. Çalışmak insanı tehlikeli işlerden alıkoyar! (Mesela yazmak gibi...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martılara da fazla bulaşmıyorsun. Gerçi aşağıdaki birkaç hikayeden yola çıkıp “Kadıköy maceralarımı yazacağım” diye tutturdun ama kim bilir ne zaman olur! Alexis Karamargas'a selam söyle, bir daha göremedim keratayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse endişelenme hacım; vaat ettiği günler gelecektir Hakk’ın, belki yarından da yakın! Hani olmadı bir 5 yıl sabret; Marduk gelecek, dünyanın güzelleşecek, harika bir ortam olacak… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat lotodan para çıkmasını bekleme! Mısır'da bilmediğin bir amcan varsa bile, çoktan Müslüman Kardeşler'e katılmıştır! "Karanlık Taraf"a geçişler kontrollü olarak servis yolundan yapılıyor! Lakin ben Türk edebiyatını "gay kardeşliği"nin yönettiğine inanmıyorum; sıkı çalışırsan, belki kitap başına 345 YTL alarak 9-7 işe gitmek zorunda kalmazsın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz yorgunum, şimdilik sana aşağıdaki Hasta Olunası Ecbeni Şarkı’yı gönderiyorum. Bilahare hesaplaşırız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I cant get no satisfaction - The Rollings Stones&lt;br /&gt;(Yeminli tercümedir. Çevirmene, musaf üstüne el koydurarak çevirttim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok derdime çare, naçarım&lt;br /&gt;Yok derdime çare, naçarım&lt;br /&gt;Çünkü, hacı, dene dene dene dene&lt;br /&gt;Nereye kadar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peder "taksiyi al da çalış biraz hayta"" dedi&lt;br /&gt;Açıyorum power fm'i, kralı filan&lt;br /&gt;Abuk sabuk konuşuyor adamlar&lt;br /&gt;Gereksiz bir sürü zırva&lt;br /&gt;Güya beni gaza getirecek laflar ediyorlar&lt;br /&gt;Oy oy oy, bundan dolayı sızlanıyorum ya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok derdime çare, naçarım&lt;br /&gt;Yok derdime çare, naçarım&lt;br /&gt;Çünkü, hacı, dene dene dene dene&lt;br /&gt;Nereye kadar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam eve geliyorum&lt;br /&gt;Bütün gün direksiyon sallamışım&lt;br /&gt;Persil yeşil adam çıkıyor karşıma&lt;br /&gt;"Beyazlarımı nasıl ultra beyaz yaparım"ı anlatıyor&lt;br /&gt;Derdime çare olamaz o benim&lt;br /&gt;Çünkü taksiye her binen müşteri sigara içiyor, siniyor tabii üste başa!&lt;br /&gt;Oy oy oy, bundan dolayı sızlanıyorum ya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok derdime çare, naçarım&lt;br /&gt;Yok derdime çare, naçarım&lt;br /&gt;Çünkü, hacı, dene dene dene dene&lt;br /&gt;Nereye kadar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksiye müşteri almayıp bazen&lt;br /&gt;Turluyorum İstanbul'u,&lt;br /&gt;Orada bir kokoreç at burada bir bira çek&lt;br /&gt;Geçenlerde Laleli'ye takıldım&lt;br /&gt;Taş gibi bir hatun vardı: "Bu gece doluyum haftaya gelsene yakışıklı" dedi.&lt;br /&gt;Hayır tipte mi bir sakatlık var anlamadım&lt;br /&gt;Oy oy oy, bundan dolayı sızlanıyorum ya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok derdime çare, naçarım&lt;br /&gt;Yok derdime çare, naçarım&lt;br /&gt;Çünkü, hacı, dene dene dene dene&lt;br /&gt;Nereye kadar!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-7319172023051017077?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/7319172023051017077/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=7319172023051017077' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7319172023051017077'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7319172023051017077'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/08/yaklak-6-ay-sonra.html' title='yaklaşık 7 ay sonra'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-8167797566644203821</id><published>2007-08-20T23:40:00.003+03:00</published><updated>2008-04-29T17:37:34.681+03:00</updated><title type='text'>gökhanlaşmanın  varlıkbilimi</title><content type='html'>Lan oğlum,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Kadıköy süper bir yer vallahi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az önce bira almaya çıktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıhtım'a dönen köşedeki şarapçılar ortalıkta yok ama soğuk sandviç arabası yerli yerinde -karşısında seyyar çay ocağı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otobüs firmalarının önünde bir kaç insan var: Bu aralar işler pek tıkırında değil galiba. Bayram seyran vakti insan yürüyemez neredeyse kaldırımdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köfte ve ciğer yapan dallama mangalı tütsülendirmiş yine. Bakkala gitmek üzere köşeyi dönerken, şişe dizili cozurdayan ciğerlerde gözüm kalmıyor desem yalan olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman taksiler ve mangal seyyarcıları hazır beklerler. Üçüncü sınıf pavyonlardan ve patates kızartması kokan meyhanelerden çıkan sarhoşları doyurmak ve evlerine taşımak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martılar da genelde hazır olurlar, arsız gövdelerinde şehir ışıklarından yansıyan patlak beyazı utanmaz bir edayla haykırarak. Bu sefer yoklar ama, gece onlar için bile çok soğuk olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakkalda sokakta yaşayan bir ayyaş var, ama bizim köşedekilerden birisi değil. Kafasındaki siyah beyazlı bereyi düzeltip duruyor ha bire. Sonra sigarasını eline tutuşturup dükkandan hızla uzaklaştırıyorlar: &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;"Hadi Yalçın, hadi canım"&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönerken görüyorum Yalçın'ı; iki yönü ayıran demir korkulukların üstünde atlamış üstüne doğru gelen araçları elinin sert ve hükmedici hareketiyle durdurmaya çalışıyor. Son anda çarpılmaktan kurtulup karşıya geçmeyi başarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk içime işlemeye başlamış. Beş dakikadır dışarıda olmama rağmen parmak uçlarımda his azalmış. Tam o sırada köşeden genç bir adamla bir kız çıkıyor. Adam kızı kolundan tutarak bir taksiye bindirmeye çalışıyor. Üçüncü bir şahıs, bir delikanlı, onları izliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam tam oradan geçerken bana doğru dönüyor, bana değil arkamdakine konuşuyor aslında, ama bir an üzerime alınacak oluyorum: &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;"Gökhan, sen bekle orada!"&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lan hacı, ben bazen acayip Gökhan hissediyorum ya! Sonra kendimi Gökhanlığımı sorgularken buluyorum. &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;"Senden harbi Gökhan olur mu lan?"&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt; diyorum kendime. Hani sen de yanıt vermemekte haksız sayılmazsın, zor soru...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra Gökhan olmamaya karar veriyorum. Çünkü hani bir an seni kaybedip Gökhanlaşsam, soğuktan donup kalacağım orada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Miskin adımlarla eve dönüyorum, biramı açıp bir beş dakikada Kadıköy Rıhtım'da başımdan geçenleri yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizimkiler işgüzarlık yapmayıp adımı -dostlarına verdikleri sözü tutup- &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;"Gökhan"&lt;span style="font-weight:bold;"&gt; &lt;/span&gt;koymuş olsalar, gerçekten de &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;"Gökhan sen bekle orada!"&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;  dendiğinde bekler miydim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok hacı ben almayayım! Dürüst olmak gerekirse ne Yalçın ne de Gökhan olmak isterdim. Birası elinde üşüyerek evine giden ve tüm tuhaflıkların denk geldiği hiç olmayı seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de Kadıköy'ü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(04 Şubat 2007)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-8167797566644203821?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/8167797566644203821/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=8167797566644203821' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/8167797566644203821'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/8167797566644203821'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/08/gkhanization-or-non-gkhanization.html' title='gökhanlaşmanın  varlıkbilimi'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-1675020560154978372</id><published>2007-08-20T23:38:00.002+03:00</published><updated>2008-04-29T17:37:40.742+03:00</updated><title type='text'>martılar hakkında temel bilgi</title><content type='html'>Sevgili kendim,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bendeki bu martısal durumun bir takıntı olup olmadığını anlamak için biraz araştırma yaptım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martıyla ilgili en ileri malumatı verdiğinden emin olduğum en yeni neşriyatı bulup, konuyu enlemesine ve derinlemesine irdeledim. Bu bilgiyi sadece sana değil, seni röntleyen eşrafa da iletmek istiyorum. Aşağıda yer alan, martılar hakkındaki en bir hakiki malumatı oku da martıların ruhunun ne olduğunu anla!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" Çoğu beyaz renkte olan güzel bir deniz kuşudur. Perdeli olan ayakları yüzmeye gayet elverişlidir. Kalın ve sık tüyleri vardır. Martılar deniz üzerinde geniş daireler çizerek durmadan uçarlar. Yahutta gemilerin arkasından giderler. Suyun yüzüne yakın yerlerde uçan martı, su içinde gördüğü balıkları kolayca avlar. Martılar iskeleve vapurların etrafından ayrılmadıkları için gemiciler açık denizlerde martıya rasladıkları zaman karanın yakın olduğunu anlarlar. Bu kuşların binlercesi bir arada toplu olarak yaşar. Çıkardıkları kanat sesleri etrafı doldurur. Acı bağırışlariyle hep birlikte denizin sarp kayalıklarından kalkar ve uçuşurlar. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazım Sılanoğlu, Resimli Hayvanlar Ansiklopedisi, İnkilap ve Aka Kitabevleri, 1964, s.68&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da sana kapak olsun muhterem kendim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(30 Ocak 2007)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-1675020560154978372?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/1675020560154978372/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=1675020560154978372' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/1675020560154978372'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/1675020560154978372'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/08/martlar-hakknda-temel-bilgi.html' title='martılar hakkında temel bilgi'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-6290658171662588021</id><published>2007-08-20T23:37:00.002+03:00</published><updated>2008-04-29T17:37:46.645+03:00</updated><title type='text'>martılar terso vapurların peşinde...</title><content type='html'>Vapura binmek için rıhtıma doğru yürürken binlerce martı gördüm. "Kra kra" çığlıklarıyla, kıyıda belirli bir bölgeye üşüşmüşlerdi. Bir martı hortumu kavuruyordu kıyıyı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vapuru boş verip oraya doğru yürürken denize doğru girmiş on metrekarelik bir betonun üstünde, bir kaç kasa balığı -martılara rağmen- boşaltmaya çalışan adamı fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam, birbirlerinin içine geçercesine beklemiş balıkları döktükten sonra, tahta kasaları el arabasına koydu ve martıları izlemeye toplanan biz meraklı bir insanlara aldırmadan yanımızdan geçip gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Martılar daha da coştular, sesleri daha da vahşileşti. Oluşturdukları bulut, beton çıkıntının üzerine çöreklendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş; ince, kirli sarı bir tülle örtülmüş gökyüzünde, martıların önünden geçeceğini bilircesine telaşsızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç kayık parladı denizin üstünde; nasiplerini alıp uzaklaşan martılar tanıdık kayıkları selamladılar ve karın tokluğunun neşesiyle güneşin önünde resmi geçit törenine başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaçırdığım vapurun sesini duydum. Pis ve karanlık hurda, sararan denizi yarıp ilerliyordu. Karınları doyan martıların, bir lokma simit için onun peşinden gitmeyeceklerini bildiğimden, sinsice gülerek laf attım vapurdakilere:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Salaklar, martılar sizinle gelmeyecek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ben martıların acıkmalarını bekleyip, onların peşinden sürüklenecekleri vapura bineceğim..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(26 Ocak 2007)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-6290658171662588021?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/6290658171662588021/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=6290658171662588021' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/6290658171662588021'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/6290658171662588021'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/08/martlar-terso-vapurlarn-peinde.html' title='martılar terso vapurların peşinde...'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-7527605109705181951</id><published>2007-08-20T23:34:00.002+03:00</published><updated>2008-04-29T17:37:53.748+03:00</updated><title type='text'>ahlaka mugayyir</title><content type='html'>Naber lan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen gün aynada gördüm seni hiç selam vermedin, hava mı yapıyorsun oğlum! Hani varsa bir durum bilelim ona göre davranalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen gün bir partiye gittik başımıza gelmeyen kalmadı! Genel ahlaka mugayir olmuşuz önce, sonra sevdiğimiz bir arkadaşın çantası çalındı, ardından eş dost içkileri döke döke tepinip durduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada kamera gelip dolaştı. Ertürk Yöndem "Dınınınıım...İşte Türk gençliğinin düştüğü haller. Pişman mısınız yaptığınızdan, bu kıç kadayıfının şekerlendiği yaşta?" diye beni sıkıştıracak zannettim. Ertürk abi değilmiş. Rahatladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak sağolsunlar, sonradan bazı arkadaşlar sıkıştırdılar: "Hrant Dink'in ölümünün üstüne eğlenmeye utanmıyor musunuz?" diye. Hani bana direkt sormadılar. Sorsalar, "Size mi soracağım lan ne yapacağımı? Ben şerefsizim oğlum baştan söyledim, iyi dinleseydiniz" derdim. [Asla ve kat'a "İki yıldır Irak'ta siviller ölüyor, siz de biz de üzülüyoruz ama arada eğlenmeye devam ediyoruz. Bugün buna katılırım yarın da protestoya, size ne!" demezdim. Protesto yürüyüşüne de katılmadım, şimdi ben bu ülkenin aydınlanmasını istemeyen ve gününü gün eden şımarık, sorumsuz burjuvazinin bir üyesi mi oluyorum? Lan ben şerefsizim, bana ne ki! Vicdansızım oğlum ben, öyle değil mi!]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hışşt kendim, dinliyor musun lan daltarak! Bu arada, geçende yayıncıyla buluştum. Aramızda şöyle bir diyalog (monolog) geçti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayıncı: Bak bu projeyi yapsan yapsan sen yaparsın! 5 gün sonra 100 sayfalık bir kitap bekliyorum&lt;br /&gt;Ben: Abi, saçmalama! 5 güne nasıl yazılır?&lt;br /&gt;Yayıncı: Sen yaparsın! Hafta arası da biraz nakit çıkarım sana...&lt;br /&gt;Ben: Perşembe'ye diyorsun?&lt;br /&gt;Yayıncı: Aynen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlum lan, hayat tuhaf valla! Hani yazarak para kazanmak diyordun ya; al sana fırsat! Hahaha&lt;br /&gt;Neyse canım, ben yazmaya döneyim; yarına yetiştirilecek bir kitap için 99 sayfaya ihtiyacım var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bira ılımış mı ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(24 Ocak 2007)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[Geç Not: Yaklaşık 7 ay sonra, hala yazılacak 99 sayfa var]&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-7527605109705181951?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/7527605109705181951/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=7527605109705181951' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7527605109705181951'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/7527605109705181951'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/08/naber-lan-geen-gn-aynada-grdm-seni-hi.html' title='ahlaka mugayyir'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-5433582311943380414</id><published>2007-08-20T23:32:00.002+03:00</published><updated>2008-04-29T17:37:59.971+03:00</updated><title type='text'>transandantal martı dövme sanatı</title><content type='html'>Lan hacı,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnan hayat çok tuhaf ya! bazen sen de farkına varıyorsun biliyorum. Hani martı dövmekten gelirken, bazen ellerine bulaşmış oluyor ya kendi yüreğinin kanı. İşte en tuhafı da o! Ben soranlara "benim kanım değil" diyorum, "kendimin kanı!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şuna karar verdim hacı: Herkesin kendisiyle o ya da bu şekilde bir derdi var! Lan aslında çok basit bir denklem; insan tuhaf bir varlık derler ya -yukarıda ben de demişim mal gibi- aslında tuhaf filan değiliz. Aksırmamız, tıksırmamız nefes alırken su içmeye kalkmamızdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün birisi, "ben kendimi seviyorum ya sen?" dedi. Ben de "sevmesem niye durmadan döveyim ki!" dedim. İyi demişim değil mi? Kendini gerçekten sevmeyenler dövmeye korkarlar. Hani bir fiske bile atınca parçalanacaklarını sanırlar. Sahte özgüvenden korkarım ben hacı! muhakkak hem kendine, hem çevresindekilere zarar verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlum bira bitti ama şarap var. Sen bir şarap koy bakayım, ben de sana ve senin benliğini röntlemesine izin verdiğin insanlara Bukowski'den bir şiir armağan edeyim. Belki şiirden kendine pay çıkaracaklar çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yukarı, aşağı ve çepeçevre&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bazen alınganlaşırım&lt;br /&gt;nerede olduğumu bilemem,&lt;br /&gt;birkaç adım tökezlerim, yitik hissederim&lt;br /&gt;kendimi.&lt;br /&gt;tanıdığım herkes benden daha&lt;br /&gt;uzun&lt;br /&gt;daha zeki&lt;br /&gt;daha müşfikmiş&lt;br /&gt;gibi gelir bana,&lt;br /&gt;ve daha az çirkin&lt;br /&gt;elbette.&lt;br /&gt;ama asla&lt;br /&gt;uzun sürmez&lt;br /&gt;bu ruh hali.&lt;br /&gt;etrafıma sıkı bir&lt;br /&gt;bakış atarım,&lt;br /&gt;çepeçevre&lt;br /&gt;sert bir bakış&lt;br /&gt;ve aklım başıma&lt;br /&gt;gelir&lt;br /&gt;ama &lt;br /&gt;bir süre için&lt;br /&gt;sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Charles Bukowski, Gece Çılgın Ayak Sesleriyle Yırtıldı, Parantez Yayınları)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(18 Ocak 2007)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-5433582311943380414?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/5433582311943380414/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=5433582311943380414' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/5433582311943380414'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/5433582311943380414'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/08/transandantal-mart-dvme-sanat.html' title='transandantal martı dövme sanatı'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-3110041946356840145</id><published>2007-08-20T23:29:00.002+03:00</published><updated>2008-04-29T17:38:08.643+03:00</updated><title type='text'>megalokanyak</title><content type='html'>Hışşt oğlum! Sana diyorum lan, kendim!&lt;br /&gt;Hiç adam olmayacaksın sen değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ailen adam etmeye çalıştı seni, karın adam etmeye çalıştı, akademi adam etmeye çalıştı, serbest piyasa koşulları adam etmeye çalıştı... Ama sen adam olmamakta ayak diretiyorsun değil mi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıçının kılları kadayıf olmuş düzenli bir iş bulmayacağım diye kasıyorsun. Aşık olabildiğini de hatırladın ya, salak salak aşık olup dur artık. Senin yaşındakiler evlerini arabalarını aldılar, çocuk da yaptılar! Sen hala o hayali bohem hayatının içinde sefaletten keyif almaya devam et!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnatçı keçi seni; Allah bilir bu sayede egonu da tatmin ediyorsundur! Hani "ben, bildiği ve hissettiği yolda ilerleyen nevi şahsına münhasır bir kişiliğim. Egoma laf sokulacaksa da bunu ben kendime yaparım başkalarına izin vermem" diye!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harbi megalomanyaksın oğlum sen! Güya 'ego'nun kölesi değilsin değil mi? Lan 'ego'n delik dondan çıkar gibi 'süperego'ndan fırlıyor da kendini salak gibi hissedip nereye kaçsam diye şaşırıyorsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bunları yazmakla "dürüstlük" yaptığını da iddia edersin sen Allah bilir! Senin o fahişe 'ego'nu var ya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(07 Ocak 2007)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-3110041946356840145?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/3110041946356840145/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=3110041946356840145' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3110041946356840145'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/3110041946356840145'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/08/gizli-megalomanyak.html' title='megalokanyak'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-781757433585086555</id><published>2007-08-20T23:25:00.002+03:00</published><updated>2008-04-29T17:38:16.135+03:00</updated><title type='text'>pislik</title><content type='html'>Pek sevgili kendim;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 Aralık 2006 tarihi itibariyle 1 (yazıyla bir) gün içinde, 5 kadın (yazıyla beş) kadın bana -MSN yoluyla- "pislik" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani hiç birine asılmadım, sarkmadım, aleni ya da gizli terbiyesizlik yapmadım. Bana neden "pislik" dediler anlamış değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sanırım doğru yoldayım. Şerefsiz olmak çaba istiyor değil mi?&lt;br /&gt;Kafamın tasını attırma sevgili kendim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi bakalım alter egolar gitti mis gibi kocaman zihinde tek başınasın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(30 Aralık 2006)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-781757433585086555?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/781757433585086555/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=781757433585086555' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/781757433585086555'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/781757433585086555'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/08/kendime.html' title='pislik'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8413340792709538506.post-1987944368519044987</id><published>2007-08-08T14:20:00.002+03:00</published><updated>2008-04-29T17:38:22.799+03:00</updated><title type='text'>new shits on the blog</title><content type='html'>blog dediğin nedir ki, gönüller bir olsun&lt;br /&gt;(değil mi mariadebön?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hey joe where do you go with a gun in your hand? &lt;br /&gt;(hacı kapmışsın pompalıyı nereye böyle?)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8413340792709538506-1987944368519044987?l=martiboku.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://martiboku.blogspot.com/feeds/1987944368519044987/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8413340792709538506&amp;postID=1987944368519044987' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/1987944368519044987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8413340792709538506/posts/default/1987944368519044987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://martiboku.blogspot.com/2007/08/new-shits-on-blog.html' title='new shits on the blog'/><author><name>hiç</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_Fvpt6QJrEb8/TFqQFS4dlZI/AAAAAAAAAKg/W9p9yrbPxnM/S220/Picture+013b.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry></feed>
